Annem güneş gözlüğünü taktıktan sonra aynadan bana baktı. Bense somurtmuş, arka koltuğa çökmüştüm.
"Hadi ama tatlım. Daha ne kadar trip atacaksın?"
Yüzümü pencereye doğru çevirip yeni batan güneşe baktım. Kızılımsı rengi, dağın tepe kısımlarını aydınlatıyordu. Batıyordu... Eski Dünya'm gibi...
Annemin direksiyonu kırdığını ve bir dağ yoluna saptığımızı fark ettim. Gayet dar bir yoldu. Karşıdan bir araba gelse geçemezdik.
"Bak özür dilerim. Bende böyle olmasını istememiştim. Ama elimizde olan bir şey değil ki tatlım. Devlet tain çıkartmış. İtiraz etmeye hakkım yok!" annemin sesi titriyordu.
Onu üzdüğümün farkındaydım. Ama ya ben? Şimdiden Türkiye'nin hemen hemen her yerini görmüştüm. Bir yere gitsem, bğlanıyor, kendime çevre kuruyor ve mutlu olabiliyordum! Ama hiçbir zaman uzun süreli mutlu olamıyordum. Ne zaman mutlu olsam, annemin yeni bir taini çıkıyordu. Sanki ben üzülsem, tüm Dünya mutlu olacakmış gibi...
Eski arkadaşlarımla ya maille ya da mektupla konuşuyorum. Sık sık konuştuğum mektup arkadaşlarım var. Ama tabii onlar yine ev değiştirdiğimizi bilmiyorlar. Kesinlikle sabit bir yerde yaşadığımı düşünüyorlar (!) Derin bir nefes verdim.
"Sabit bir yaşamım yok anne! Sabit arkadaşlarım yok! Kendimi bir valizden farksız hissediyorum! Yalnış da düşünmüyorum hani!"
Annemin sıkıntıyla nefesini verdiğini işittim. Bende verecektim. Gözümü dağın eğimli kısmına diktim. Bu sefer kararım kesindi. Gittiğim yerde duygularımı belli etmeyecektim. Ne olursa olsun.
------ ------------------- -------------
Araba durunca bir nefes daha aldım ve koltukta olduğum yere yayıldım. Kolumdan dürtüldüğümü hissedince gözlerimi hafifçe araladım.
"Tatlım, hadi kalk geldik." Homurdanıp arabanın içerisinde esnedim. Bagajın üstündeki montumu alıp dışarıya çıktım. Burası ne kadar sıcaktı böyle. Sıcaklığın içime girdiğini hissedince olduğum yerde dönmeye başladım. Çok kötü başım dönüyordu.
Arabanın arkasına ilerleyip mavi ışıkların aydınlattığı bagajdan bavulu aldım. Tutucak kısmını kavrayıp yere indirdim. Ayağımla tekerliğe bastırıp elimle tutucaktan kaldırdım. Bavulumu sürükleyip annemi izlemeye başladım. Taşlı, ara sokağa sapınca bende onu izledim.
Bahçeli, beyaz bir eve gelmiştik. Annem, asma bahçenin kilidini açmak için elindeki bavulu bir kenrara bıraktı. Bende boş olan elimle annemin bavulunu aldım. Kilit açılınca sıkıntıyla aldığım nefesi üfledim. Ağır bavulları yavaş yavaş sürükleyerek bahçeye girdim. Ayakkabımın boyu kısaydı. O yüzden ayak bileğim açıktı. Yerdeki minik çimenler bileğimi gıdıklıyordu. Hafiften sırıtınca daha bir gıdıklandığımı hissettim. Çimenlerin arasından ağır ağır yürüyüp kapının önüne geldim. Annemin gelmesini bekliyordum. O da arkamdan aynı ağırlıkla geliyordu. Yanıma gelince üzerinde durduğum paspastan çekilmemi istedi. Bende çekilince eğilip paspası kaldırdı. Altındaki anahtarı aldı ve bana uzattı.
"Ben arabayı getireceğim. Sen içeriye gir. Biraz keşfet ve ya dinlen. Bende gelirim." dediğinde başımı salladım. Annem giderken elimdeki anahtarı deliğe soktum. Ama girmeden önce bir dua mırıldandım. Dua'm bitince anahtarı sağıma doğru çevirdim. Bu kapı kaç kez kilitlenmişti?
Uzun bir süre daha sabrettikten sonra kapı hafifçe aralndı ve açıldığına dair gelen "klik" sesi duyuldu. Anahtarı kapının üstüne bırakarak içeriye girdim. Ayakkabılarımı çıkarmamıştım ve bavullar hala elimdeydi. Bavulları duvara yasladıktan sonra ağır adımlarla koridorda ilerlemeye başladım. İki de bir karşıma çıkan odalardan içeriye bakıyordum. En sonunda merdiven kavşağına gelince durdum. Yukarıya mı aşağıya mı?
İzlediğim korku filmleri aklıma gelince aşağıya inen merdivenlere ilerledim. Adımlarım, alt kata yaklaştıka daha gür yankılanıyordu. Dönemeçleri ve birkaç tane olan dik merdiveni geçtikten sonra alt kata ayağımı bastım. Nefesim, dışarıya buhar olarak çıkmıştı. O kadar soğuk muydu? İşin kötü tarafı olduğum yere mıhlanmıştım. Etrafımda uluyan soğuktan bir adım dahi atamıyordum. Sanırım derin doncuruya girmiştim.
Biraz titredikten sonra kendimi ısıtmayı denedim. Ellerimi birbirine sürtünce azıcık daha ısındığımı fark ettim. Sürttükçe ısındığından ellerimi sürterek ilerliyordum. İlerledikçe soğuyordu da. Bu ev benimle mücadele ediyordu. Ama tuhaftır ki alt kata indiğimden beri bir tane kapı dahi görememiştim.
Dönemeci geçtikten sonra ilerisinin karanlık olduğunu fark ettim. Elimi arka cebime atıp, her zaman orada bulunan minik el fenerimi çıkarttım. Arka tarafta bulunan düğmesine bastıktan sonra ileriye adım atmaya başladım. Biraz hızlı ilerliyordum sanırım. Duvarlarda kırmızı mermerler hala duruyordu. Sanki alt kat hala inşaat ediliyordu!
Alt katın bittiği yerde eski, ahşap bir kapı bulunuyordu. Kapının kolu yoktu. Sadece yer kaplıyordu ve altında boşluk vardı. Kapıyı ileriye doğru iteyi denedim ama bir milim bile kıpırdamadı. Ayağımı alttaki deliğe sokup kendime doğru çekmeyi denediğimde de aynı şey oldu. Burada ne vardı böyle? Zorlayınca geriye doğru sendeledim. Bu kapı açılmıyordu.
Geriye doğru ilerlemeye başladım. Garip bir biçimde burası beni ürkütüyordu. Merdivenleri hiç sahip olmadığım bir hızla tırmanırken halime şaşırıyordum.
Merdivenler bittiğinde benzeri şeyleri yukarıda görmekten korktuğumdan üst kata çıkan merdivenlere bakmadım bile. Koridora geri daldım ve dış kapıdan başımı uzattım. Gözlerimle hızlıca dışarıyı taradım. Annemi bulamayınca içeriye girdim.
Oturma odası olduğunu düşündüğüm yere girdim. Orada bulunan eşyalar beyaz naylonlarla örtülmüştü. Uzun koltuğun üstündeki naylonu çekip yere attım. Koltuğun üstüne yayıldığımda karşımda televizyon biçimde bir cisim olduğunu fark ettim. Kalkıp, paytak paytak o naylonun yanına gittim. Koltuğun naylonuna yaptığım gibi yere attım. Cidden bir televizyon vardı. Kumandayı aramak için içeriye şahin gibi bakındım. Sehanın üzerindeki naylonu çekip bir kenara fırlattım. Kumandaların üzerinde olduğunu fark edince yüzüme tuhaf bir sırıtış yerleşti. Kumandaları alıp koltuğa geri uzandım.
Kumandaları yeni icat edilmiş ve ya ilk defa görmüşüm gibi incelerken aslında başlatma düğmesini arıyordum. Nerede ya bu? Kırmızı düğmeyi arıyordum aslında. Başlatma düğmesinni kırmızı değil de yeşil olduğunu nereden bilebilirdim ki?
Ufak bir merakla kumadayı televizyona doğru tutup yeşil düğmeye bastım. Açılmıştı.
Kanallar arasında boş boş gezinirken kapının olduğu yerden tıkırtı geldi. Hızla koltukta doğrulup kendimi geriye attım. Koltuğun arkasına saklanmıştım. İçeriye annem dışında biri girerse, ımm.... Sağıma ve soluma dikkatlice bakındım. Yere bulunan naylonu elime aldım ve buraya gelindiğine dair haber veren ayak seslerinin yaklaşmasını bekledim. Ayak seslerinin sahibinin içeriye girdiğini işitince koltuğun arkasından kapıya doğru sürünerek ilerlemeye başladım. Sesin sahibi koltuğa doğru yürüyordu. Ben sürünürken onun arkasına geçince elimdeki naylonla isimsiz kişiye saldırdım. Naylonu, kişinin başından ayaklarına doğru geçirip ayağımla yere düşürdüm. Üstüne, güreşçiler gibi çıkınca yerdeki kişi kımıldanmaya başladı. Ayakkabılarına bakınca kadın olduğunu anladım. Yoksa? A-o... İşittiğim sesle cidden yere serdiğim kişinin annem olduğunu anladım.
"Tanrı âşkına in üstümden!"
Hızla üstünden inince annem üstündeki naylonu hızlıca çıkarttı. Saçları cadı saçı gibi dağılmış, bazıları da havaya kalkmıştı.
"Bunu yapmanın amacı neydi?" Ayakkabımın ucuyla yerde utangaçça daireler çizmeye başladım.
"Şey, ben özür dilerim anne..." Annem sabırla nefes alıpverdikten sonra bana doğru ilerlemeye başladı. Koskocaman kollarıyla sıkıca sarıldı. Bende ona sarıldığımda Dünya daha bir rahat geldi.
"Yani cezalı değil miyim?" diye sorduğumda. Alacağım "Evet" yanıtından açıkçası korkuyordum.
"Evet." dediğinde tahminimde olduğu gibi Dünya'm başıma yıkıldı. Annemden ayrılınca annem naylonları ve eşyaları incelemeye başladı.
"Sanırım... Bunları yarın düzenlesek daha iyi olacak değil mi?" dediğinde başım hızla aşağı-yukarı sallanmaya başladı. Açıkçası bu fikre katılıyordum. Annem elini omzuma atıp beni yukarı katın merdivenlerine doğru götürmeye başladı.
"Gel bakalım, sana odanı gösterelim." dediğinde yorgun yüzüm bir kez daha sallandı. Dik ve dönemeçli merdivenleri çıkarken ben düşeceğimi düşünüyor, korkuyordum. Merdivenler bitince derin bir nefes aldım. Annemin kolu hala omzumdaydı ve beni açıkçası sürüklüyordu. Koridorun sonunda sayılan bir odaya gelince durdu. Bu odanın kapısı diğerlerine göre daha süslüydü. İçerisinin de öyle olduğunu umut ediyordum.
Kendime geldiğimde hala annem odanın kapısını açmamıştı. Anlaşılan benim açmamı bekliyordu. Eve girmeden önce mırıldandığım duayı tekrar mırıldandım ve kapının kolunu çevirdim. Evet, içerisi cidden süslüydü. En basit örnek her yer pembeydi. Başka renkten en ufak bir nesne yoktu. Dolabından tut perdesine kadar her şey pembeydi. Midemi bulandırmaya başlamıştı. Annemin geri döndüğünü anladığımda hızla bağırdım.
"Anne! Yarın ilk iş bu odayı düzenliyoruz!" dediğimde annem kıkır kıkır gülüyordu.
"İyi geceler." diye hayal meyal sesini duydum. Çünkü beynimde yeni odamın yeni halinin taslağını çiziyordum.
------ -------- ------
Sabah dışarıdan gelen boğuk tavuk gıdaklamasıyla esneyerek uyandım.
Odamda herhangi bir saat olmadığından saatin kaç olduğunu öğrenmem güç olacaktı. Pembe masanın üstünde uykuda bırakılmış dokunmatik telefonu uykudan çıkarttım. Annemin telefonuydu ve muhtemelen geç kalmıştım. Annem odama sadece geç kalktığımda odama saati görmem için telefonunu koyardı. Çünkü eski evdeki odamda da saat yoktu. Saatin 12:00 olduğunu fark edince uzun süredir içimde duran nefesi boşalttım. Çok geç değildi.
Odada duran pembe, boy aynasının karşısına geçip kendime baktım. Dün giydiğim kıyafetler vardı üstümde. Zaten pijama olmasını umamazdım. Dün gelmiştim. Bir nefes daha alıpverdikten sonra kapıya doğru yöneldim. Açtıktan sonra alt kata inen merdivenlere doğru koştum. Dik merdivenleri bir kez daha korkuyla koşup indikten sonra dün valizleri bıraktığım koridora yöneldim. Valizler yoktu. Sanırım annem almıştı. Dışarıya bakmak için kapıyı açtığımda sıcak hava ciğerlerimi yaktı. Bir yanım kapıyı kapatmak için acele ediyor bir yanım ise ağır ağır annemi ve ya arabayı arıyordu. İkisini de bulamayınca alışverişe gittiğini tahmin ettim. Mutfak olduğunu düşünüğüm yerin kapısından içeriye girdim. Yavaş yavaş yürürken yere atabileceğim bir naylon arıyordum. Ama sanırım annem naylonların hepsini indirmişti. Buzdolabının olması gereken yerde dev bir dolap vardı ama sadece dolabun duvar kısmı vardı her iki yanında, tepesinde ve arkasında. Ama önünde bir şey yoktu.
Dolabın duvar kısmında bulunan, annemin ince el yazısıyla yazılmış not kağıdını elime aldım.
"Ben gelene kadar kahvaltı etmeyi aklından bile geçirme! Cidden açım ve... Kahvaltılıkları almaya gidiyorum. Evde bir şey var mı yok mu bilmiyorum ama yeme. Bayatlamış ve ya küflenmiş olabilir. İstediğin gibi takıl ama bence sana bıraktığım telefonu kullanman lazım... Onları aramaya ne dersin? Kastımı anlamışsındır zaten. Öğleden sonra en geç 5'e kadar gelirim. Uslu dur.
-Annen"
Annemin kastını anlamıştım. İçimi kaplayan büyük bir sıkıntıyla tekrar üst katın merdivenlerine yöneldim. O, dik merdivenleri bu sefer korkmadan çıkıyordum. Çünkü içimi kaplayan sıkıntı daha büyüktü. Merdivenler bitince daha yavaş adımlarla odama yöneldim. Koridorun sonuna gelince ise odama daldım. Masanın üzerindeki telefonu alıp rehberi kurcalamaya başladım. Aradığım numarayı bulunca ara butonuna bastım. Ve Dünya'da hiç almadığım kadar derin bir nefes aldım.
Karşımdaki numarayı açınca neredeyse çığlık atacaktım. Zaten sesim heyecanlı çıkmıştı.
"Alo?!"