30 Haziran 2014 Pazartesi

Zaman Muhafızları-2.Bölüm "Misafir"

-YAZARIN ANLATIMINDAN-
Küçük kız gelen telefon sesiyle bilgisayarın başından kalktı. Babası bu saatte asla aramazdı çünkü toplantıda olurdu hep. Arkadaşları da aramazdı çünkü arkadaşları o saatte onun gibi sosyal medyada olurdu. Ve arayacaklarsa da önceden mesaj atarlardı. İçinde yetişen merakla odasından salona girdi. Bakışları salondaki telefonu arıyordu. Telsiz telefonun sesini takip ederek koltuğun arkasına atladı. Gözlerini koltukla yerin arasındaki karanlık boşlukta telefonu arıyordu. Telefonu görünce kollarını, gittiği yere kadar uzattı. Ama telefona yetişmiyordu. Biraz daha kolunu sıkıştırınca arada parmak uçları telefona değdi. Telefonu döndürerek yakınlaştırdı. Sonra kendine çekti. Arayan numarayı görünce heyecandan çığlık atacağına emindi.
"Alo!" diye gelen çoşkulu sesle kendini gerçeğe dönmeye zorluyordu.
"Abla?" dedi. Sesi titrek gitmişti. Hattın ucunda uzun bir süre bekleme oldu.
"Kardeşim, bir şey mi oldu?" dediğinde kız başını salladı. Bunu ablasının görmeyeceğini fark edince konuştu.
"Abla, aradığına şaşırdım sadece."
"Kardeşimi arayamaz mıyım?" Ufaktan güldü küçük kız. Haatın karşısındaki de güldü.
"Ararsın abla. Neler oldu?"
"İlla bir şey mi olmalı?"
"Evet, genelde bir şey olduğunda arıyorsun da."
"Aslında oldu. Yeni bir eve taşındık kardeşim."
"Nereye?" dediğinde hattın ucundaki abla taşındıkları yeri evin nosuna kadar tarif etti. Tarif ederken küçük kız anlayışla başını salladı. 
"Neden gittiniz?" Hattın diğer kısmındaki kız bir süre duraksadı. 
"Yine taini çıktı."
"Of, yine mi başka bir yere gittiniz?"
"Evet." 
İkisi de bir süre sustular. Sonra diğer kız konuştu.
"Senin orada işler nasıl gidiyor?"
"Her zaman ki gibi. Babam eve geç geliyor. Annemi ve seni özlüyorum. Okulda battım. Ve bilgine geçen hafta 3. cici anneme veda ettim."
"4.gelmesinde..."
"Abla, ne zaman görüşeceğiz tekrar?"
"Bilmiyorum kardeşim. Belki yazın sen gelirsin."
"Sen niye gelemiyorsun?"
"Babamı göremeyeceğim nasılsa. Ama sen annemi görebilirsin!" dediğinde küçük kız neşeyle el çırptı. 
Ablasıyla konuşmayı seviyordu. Ama yapması gereken işler vardı...
"Abla özür dilerim ama yapmam gereken işler var. Özür dilerim tekrar. Görüşürüz." deyip hızlıca telefonu kapattı. Karşısındakinin tek kelime etmesine izin vermemişti...
-----
Abla'nın Ağzından
-----
 Elimdeki telefonu kapatıp, yatağa uzandım. Ne olmuştu buna böyle? Karamsar bir biçimde düşünürken alt kattan kapının çaldığını işittim. Kim olduğunu bilmiyordum. Gergince merdivenlerden inmeye başladım. Delikten dışarıya baktığımda bir oğlan çocuğu ve annesi gibi görünen bir kadın gördüm. Kim olduklarını merak ediyordum ve kapıyı açtım. Kadın tüm samimiyetiyle gülümsüyordu. Yanındaki çocuk ise bıkkın bir eda taşıyordu. Ne yapmışlardı buna ya?
Arkalarından giren annemi görnce yüzüme samimi bir tebessüm yerleşti. Misafir gelmişti. Kenara çekilip içeriye girmelerine izin verdim. İçimden çıkan heyecana engel olamıyordum artık.
"Hoşgeldiniz efendim!" 
"Hoşbulduk canım. Sanırım siz buraya yeni taşındınız. Hoşgeldine gelmek istemiştik." dediğinde oğlu homurdandı.
"Buyrun içeri geçin." diyen annemi takip etmeye başladılar. Onlar salona geçince bende mutfağa geçtim. Su ısııcısına biraz su koyup çalıştırdım. Dolaptan çay poşetlerinden birini çıkartıp fincanlara koydum. Şekeri de çıkartmıştım ama ne kadar istediklerini bilmiyordum.
Salona yanlarına geçip sormaya karar verdim. Salona geçince herkesin bir koltuğa yerleştirdiğini farkettim. Annemle oğlanın annesi koyu bir sohbete dalmıştı. Hemen sormaktansa annemin yanındaki koltuğa oturmayı tercih ettim. Oğlanın annesi beni fark etmişti.
"Merhaba küçük hanım. Adın ne?" dediğinde boğazımı temizledim. 
"Açelya Güç. Efendim."
"Güç soyadınız mı?"
"Evet efendim."
"Peki memnun oldum o halde Açelya. Bende Emel. Sende istersen Emel dersin. Teyzeye gerek yok, tamam mı?" dediğinde başımı salladım.  
"Peki Emel abla."
"Abal da yok."
"Peki Emel."
"İşte böyle!" dediğinde niye oraya geldiğimi kendime sormaya başladım.
"Açelya, bu da benim oğlum Alp. Bence siz çok iyi anlaşacaksınız. Al, hadi siz Açelya'yla içeride takılın. " dediğinde gözlerimi iri iri açtım.
"Ben sadece nasıl ve kaç şekerli çay istiyorsunuz diye soracaktım!" dediğimd eşaşkın bakışlar bana yöneldi.
"Siyah çay, şekersiz olsun." dedi annem. Emel de aynısını istediğini söyleyince yerimden kalktım. Alp'in kuyruk gibi peşimden geldiğinin farkındaydım. Mutfağa geçince hırlamaya başladım.
"Neden geldin?"
"Oldu gelmeseydim de annem beni orada öldürseydi."
"Ölseydin sende!"
"Ölmek için daha çok gencim!"
"Ne demezsin (!)" diye söylenip su ısıtıcısındaki suyu fincanlara boşalttım. Siyah çay poşetini de koyunca istedikleri çay hazırdı. Ama cidden çok sıcaktı. Ben bunları nasıl götürecektim?
Omuz silkip çay fincanlarını iki elime aldım. Sallaya sallaya ve istemeden de olsa biraz taşırarak götürüyordum. Daha bir kaç adım atmışken Alp elimdeki fincanlardan birini kaptı.
"Ne yaptığını sanıyorsun?" diye bağırdığımda sadece dil çıkardı.
"Anneme çayını ben götürebilirim." dediğinde o anki sinirimle onu dövebilirdim. Aslında koşup onu dövmek istiyordum ama koşarsam halıya çayı dökerdim. Kısacası ölüm fermanımı imzalardım.
Yavaş yavaş ilerleyip salona geldim. Alp, benden sadece birkaç adım uzaktaydı. Ama şansıma benim annem daha yakındı. Annemin önüne sehbayı çekip, sehbanın üstüne çayı koydum. Annem memnun bir edayla gülümsüyordu. 
Göz ucuyla Alp'e baktığımda daha yeni annesine çayı veriyordu. Ve unutmadan büyük bir nefretle bakıyordu. her ne kadar büyüklerin ilgisini çekeceğini bilsem de Alp'e döndüm.
"Alp?" bana döndü. Kaşlarını havaya kaldırdı ve rahatsızca sordu.
"Ne?" 
İyice içten gülümseyince kaşlarını çattı. Elimi ona doğru yönlendirip kapak işareti yapınca tısladı. Annneler bir bana bir ona bakıyordu.
"Sanırım siz, iyi anlaştınız." dedi Emel. Ama yuktunuşu gözümden kaçmamıştı.
Biz cevap vermeyince onlar gülümsemeye başladı. 
"Harika! Çünkü yarın ikinizi de yalnız bırakmak istemiyoruz. Bu yüzden birlikte kalacaksınız!" dediklerinde Alp'in ve benim yüzümde aynı ifade vardı. İsyan.
"Hayır! Asla! Ölsemde olmaz!" diye bağrışlarımız tüm mahalleyi inletiyordu.
---
Kafasına son bir tane daha daha yastığı fırlattıktan sonra bağırdım.
"Sanki ben seninle kalmak istedim!"
"Bende istemedim!"
"Annene sorsaydın vazgeçseydi!" diye bir tane daha fırlattım. O da sinirlenmiş ve bana yerdekileri fırlatmaya başlamıştı.
Kolumu kalkan gibi kullanıyordum. Bu darbelerin acısını azaltıyordu. 
"Şimdi sus ve otur yerine!" diye haykırdığımda korkmuş çocuklar gibi tıpış tıpış koltuğa yürüdü. Korku dolu bir ifadeyle bana bakıyordu. Kabul bazen cadılaşabiliyordum. Ama tepemin tası attığında o da! 
Sinirle diğer koltuğu oturup kumandayı elime aldım. Açık televizyondan kanalları kurcalamaya başladım.
İşe yarar bir program yoktu.
Of, dünden beri annelerin kararını değiştirmek için herşeyi yapmıştım ama nafile! Sinirle yeşil kumandayla televizyonu kapatınca Alp'in aynı korku dolu bakışlarını üzerimde olduğunu fark ettim. Homurdanıp mutfağa gittim. Şükür gelmedi! Dolaptan annemin dün aldığı gevrekle sütü çıakrtıp kahvaltılık hazırladım. Kaseyi masaya koyunca aklıma Alp geldi. Salonun kapısından sordum.
"Gevrek istiyor musun?"
Tiksintiyle bana baktı. Benden başak kişi var mı diye arkama, sağıma ve soluma baktım. Kimseyi göremeyince sorma gereği hissettim.
"Bana mı yaptın?"  dediğimde başını aşağı yukarı sallamaya başladı.
"Evet! Sonunda anladın!" dediğinde sinirle yerdeki yastığı ona fırlattım. Yüzüne gelen yastıkla koltuk biraz geriye yattı. Ve canım arkadaşım (!) "Aaa!" diye bağırdı. Canı mı yanmıştı? E, Süper!
"İyi misin?" diye nezakten sorarak yanına gittim. O da bunu fırsat bilip yanındaki yastığı bana fırlattı.
"Kendi yaşında birini bul!" diye sinirle bana attı.
Sinirden yanaklarına kadar kıpkırmızıydı. İşte buna gıcık etme diyorlar. Bu benim başarılı olduğum alan. Göz devirip yukarıya doğru çıkmaya başladım. Zil çalınca bir süre duraksadım. Kol saatime bakınca annemlerin gelmesine daha çok olduğunu gördüm. Şaşkınca geriye yürüyüp kapıya geldim. Alp çoktan kapının önüne gelmişti.
"Annemler mi geldi?" diye sorunca bilmediğini anlatmak için omuz silkti. Sonra delikten dışarıya baktı. 
"Hayır, bir kız." dediğinde merakla kapının koluna asıldım. Kapı açıldığında karşıma çıkan kişiyi tanımıştım. O da yerden başını kaldırıp bana baktı.
Gözleri dolmuştu, kül rengi saçları darmadağınık bir biçimde omuzlarına dökülüyordu. Yüzü, yara bere içinde kalmış, morarmıştı. Anlaşılan zarar görmüştü. Kıyafetleri de açıkçası kokuyordu. 
"Abla!" diye bağırınca benimde gözlerim doldu. Koşarak ona sarıldım. O da bana sımsıkı yapıştı.
"Senin burada ne işin var?" diye fısıltı sayılabilecek bir şekilde konuştum. 
"Sonra anlatırım. Şimdi dışarıdaki taksiye para verir misin?" dediğinde başımı salladım.
Dışarıya çıkıp bahçe kapısının ardında duran taksiye koşarak gittim.
"Afedersiniz, buraya getirdiğiniz kız, ne kadar tuttu yol?" dediğimde adam taksinin açık kapısından taksimetreye baktı.
"105 lira." dediğinde şehirler arası yolculuk yaptığını anladım. Cebimde, annemin bıraktığı 100 lirayı çıkarttım. Ve geçen hafta biriktirdiğim 5 lirayı. Titreyen elimle uzattım. Adam paranın üstünü uzatınca hızla eve döndüm.
Neler oluyordu?




Dünya'nın Korsanları-1.Bölüm

Elimdeki kağıda nefesim kesilmiş bir biçimde bakıyordum. Sözleri üzerimde büyük bir etki bırakmıştı. Ve bir dakika? Bu kağıdın burada ne işi vardı? 
Dedeme sorabilirdim. Ama ciddi bir şeyse elimden alır, bir daha geri vermezdi. Odama koştum. Bilgisayarım açıktı. Yazıcıya koyduğum kağıdın bir fotokopisini çektim. Sıra geldi detaylara. Fotokopiyi ve asıl kapıdı çekmeceme sakladım. (Annem her an gelebilirdi. Odamı düzenlemeyi cidden çok seviyor.) Çekmeceme sakladıktan sonra yatağıma uzandım. Yatağımın bir kenarına fırlattığım moda derglerindne birini elime aldım. Bu dergilerden bende çok fazla bulunuyordu. 
Bir süre sonra tahmin ettiğim gibi annem odama girdi.
"Selam canım. Şey, odan.... Toplu görünüyor?"
Annem odama şaşkın şaşkın göz atıyordu. Dergiyi gözümün önünden indirip ona baktım. Hali cidden komik görünüyordu. Masamın altına filan bakmaya başlamıştı. Anlaşılan toplayacak eşya arıyordu. Ya da  iş...
"Anne, benim boğazım ağrıyor. Evde ada çayı var mı?"
"Var tabii canım. Dur sen yat uzan. Ben yapar getiririm"
Bazen diğer çocuklarının yaşamının nasıl olduğunu merak ediyorum. Ben bugüne kadar hiçbir işimi kendim yapmadım. Hepsini annem yaptı. Ama duyduğuma göre diğer çocuklar kendi işlerini yapabiliyorlarış. Kıskanıyorum. İşlerimin hepsini annem yapıyor. Çünkü düşük seviyeli biri olduğumu düşünüyor. Bir kez olsun bir işi yapıp ona aslında sandığı kadar düşük bir seviyede olmadığımı göstermek isterdim.
Kafamdan bu düşünceleri uzaklaştırmak istedim. Dergime geri döndüm.
************
"İşte canım. Çay biraz sıcak ama içersin diye düşünüyorum."
"İçerim anne. Bir de lütfen o çayın torbası kalsın."
"Neden böyle istediğini pek anlamadım ama tamam öyle olsun."
Annem çayımın yanına ufak bir çay tabağı bıraktı ve odamdan çıktı. Kendim torbayı aldım ve çay tabağına koydum.
Sonra üstünden dumanlar tüten çayıma döndüm. Derin bir nefes aldım. Ve ölüme adım attım.
O kaynar çayı bir dikişte içtim.
*******
Lavaboda yavru köpek gibi nefes alıp veriyordum. Çay dilimi tahmin edeceğiniz üzere yakmıştı. ( Hem de ne yanma...) Ağzıma son bir kez su verdim. Ve nefes aldım.
Sonunda! Ağzımın yanması geçmişti. Ama tam yarım saattir lavabodaydım. Torbanın etkisinin geçmemiş olduğunu umarak odama döndüm. Çay torbasını alıp fotokopi haritaya sürdüm. Her yanına yaydım. Biraz da haritanın bazı kısımlarını kopardım. İşim bittiğimde elim yapış yapıştı. Haritayı alıp güneşe kurumaya bıraktım. Odama girdim.
Yatabilirdim, ama istemedim. Kafamı tavana çevirdim ve sesli konuştum;
"Benden sakladığın sırrı yakında öğrenceğim. Ve nedense bu sır benimle ilgiliymiş gibi hissediyorum. Doğru mu düşünüyorum?"

Vahşi Yaşam-2.Bölüm "Atilla"

Üç gün. Koskoca üç gün boyunca buraya alışmaya çalıştım. Kaçmayı denedim. Arkadaşlık kurmayı. Ama buradaki herkes kendini beğenmiş domuz gibi!
Elimdeki kılıcı kayalardan birine bıraktım. Artık onu istemiyordum. 
Dalgaların kayalardan oluşan kumsalı dövdüğü kısmın birkaç adım gerisine kuruldum. Üç gün içerisinde bir sürü yer görmüştüm. Ama en çok burayı sevmiştim.
Diğer yerlerde hep kavga, kan ve savaş vardı. Ben yeni gelen biri olarak biraz huzur istiyordum. Çok şey değil. 
Burası ise tam istediğim gibiydi. Dalgaların sesi kayalara çarptıkça gürleşiyordu. Bu ses insana huzur veriyordu. Mavi rengi deniz dağılmış bir boya gibiydi, sonsuzluğa uzanıyordu. 
Martılar öterek denize giriyor, yemek arıyorlardı. Bu şarkıları bile huzur veriyordu.
Bedensel olarak bir kurt-kadın olabilirdim, ama ruhsal olarak kesinlikle bir insanım.
Kayalara vurarak düşen bir taş dikkatimi çekti. Hızla yerimden doğruldum. Temkinle etrafıma göz gezdirirken Ahu'nun sesini duydum.
"Ben burada doğdum, burada büyüdüm. Bu deniz hep bana huzur vermişti. Kanın değmediği tek yer burasıydı. Burası kutsal bir yer. Yüzyıllarca burada savaş oldu. Ama bir damla kan bile denize giremedi. Çünkü bu denizin kendi sihri var."
Başımla onu onayladım. Şimdiye kadar bunu bilmesemde, hissetmiştim.
Rüzgar saçlarını savurdu.
"Kurtadamları ilk görüşün için özür dilerim. Bu kadar korkacağını bilememiştim. Yani bilirsin biz buraya alışkınız..."
Gülümseyerek ona sarıldım. Bir kurt-adam için hoş kokuyordu. Lavanta gibi. 
Üç gün boyunca Ahu ve eğitmenimden uzak durmaya çalışmıştım. Beni en çok zorlayan buydu. Tek başımaydım. Cehennem'in ortasında.
"Seni göremeyince buradan kaçtığını sandım. Çok endişelendim. Atilla üç akşam boyunca yanıma geldi ve senin KM'de olduğun konusunda beni temin etmek zorunda kaldı. Çok üzgünüm." dedi başını öne eğerek.
Tanrı'm, onu çok kötü korkutmuşum.
"Asıl ben özür dilerim. Senden kaçmamalıydım."
"Hayır asıl suç bende. Böyle bir tepki vereceğini kabataslak tahmin etmeliydim. Yavaş yavaş alıştırmalıydım."
Gülümseyerek ona daha sıkı sokularak mırıldandım. "Burayı sevmedim. Evim gibi değil. Çameli gibi değil. Oradaki insanlar çok sıcak. Buradakiler soğuk. Ahu, burası çok zor. Ayrıca kurt-adam derslerini başaramıyorum." 
Gözlerimden ip gibi bir damla süzüldü. Hiçbir zaman kaybetmemiştim. Şimdiye kadar.
Ahu, ritmik olarak hafifçe sırtıma vurdu. "Atilla'dan yardım isteyebiliriz?"
"O kim?"
"Erkek KGM kaptanı. Aynı zamanda KOM öğretmeni. Sana yardımı dokunabilir."
"Peki." diye mırıldandım.
Ahu beni elimden tutarak yakın bir binaya sürükledi. Bina yakut ve elmaslardan yapılmıştı. Çok görkemliydi.
"Kurt-adamların Dünya tarihinin başından beri madenlere düşkünlüğü vardı." diye yanıtladı Ahu.
Sonra içerisinde Atilla'nın olduğunu tahmin ettiğim binaya ilk adımı attı.

6 Haziran 2014 Cuma

Vahşi Yaşam-1.Bölüm "Acemi"

Dolunayın ışıkları yüzünü aydınlatırken mavi gözlerini üstüme dikmişti. Bu soğuk, kırbaç gibi tenine işleyen havadan ürktüm. Titredim.
Rüzgar, birde onun saçlarını okşadı. Sarı buklelerini hafifçe havalandırdı.
Ellerini zarifçe, havayı incitmekten korkarcasına iki yana açtı. Gözlerini önce yumdu sonra gökyüzüne dikti. Meraklı bir edayla bakışlarını takip ettim. Bulutların ardına saklanmış dolunayın olduğu karede sona eriyordu.
Kara bulutlar, büyük bir itinayla ilerliyordu. Dolunayın ışınları bulutlar ilerledikçe belirginleşiyordu.
"Bana inanmamıştın, değil mi?" diye mırıldandı.
Sesinin alışık olmadığım bu tınısı vücudumu titretti. Rüzgarda itinayla daha soğuk, daha sert esti. Bir tutam saç sağ gözümün görüş alanını kapattı.
Ama sol gözüm hala rahatça görebiliyordu. Ahu'yu görünce donakaldım. Kollarında, ve şortunda açık kalan kısımlarında orman gibi tüyler çıkmıştı. Mavi gözleri derinlenmişti. Yüzünü de hafif hafif tüyler çıkmaya başlamıştı. Başını geriye yatırdı. Sonra tüm karanlığı delip geçen ve sessizliği bozan bir ulama duyuldu. Titreyen bacaklarımı birbirine yapıştırdım ve etrafa bakındım. Karanlığa gömülmüş, karaltı şeklinde görülen ağaçlar dışında hiçbir şey yoktu. Ulama devam edince kulaklarıma ses kaynaklarına yakınlaştırdım. Göz ucuyla baktığımda Ahu'yu göremedim. Yerinde bir Timber kurdu duruyordu.
Genizden gelen bir hırlamayla bana doğru bir adım attı. Dizlerim birbirine çarpınca ayağım takıldı ve yere düştüm. Düşüşümü yavaşlatamadan yere doğru yıkıldım. Başım sertlikle çarpınca gözüm buğulandı. Ulamaları hala işitiyordum. Ve bu beni daha çok korkutuyordu.
Zorlukla açık tutabildiğim gözlerimle ağaç karaltılarına baktım. Benden daha kuvvetli bir güç gözlerimi kapattı. Kapattı ve bende beynimdeki nabız atışlarını duydum.
***
Kan, beynimdeki damarlara baskı yapıp, gidiyordu. Yaptığı her baskıyı, bana yapılmış bir atak gibi alıyordum, korkuyordum.
Kulağımı hırıltıl ve ulama sesi doldurmuştu. Ama ben gözlerimi açamayacak kadar korkaktım. Karanlık fobim olduğu halde gözlerimi açmamıştım. Gözlerimin ardındaki karanlığa mahkum kalmıştım...
Giderek yakınlaşan bir ulama, sertçe yutkunmama sebep oldu. Gözlerimi hala açamıyordum. 
Bir ulamanın şiddeti giderek çoğaldı. Kalbim gümbürdeyerek atarken yanağımda bir ıslaklık hissettim. O anda kalbim daha hızlı atmaya başladı. 
 Kalbim, göğüs kafesime ritimsizlikle vurmaya devam etti. Soğuk hala nefes almamı engelleyecek türdendi.
Bir anda, bir ses hırlamaları yarıp geçti.
"Ahu, Okan! Buraya gelin!"

Sesleri dinlemeye çalışırken kalbimin sesini unutmuşmuştum. Cidden. Kulağımda uğulduyordu sesi...
Beni düşüncelerden uyandıran yarısı hırlama olan Ahu'nun sesiydi...
"Bizi görünce bile bayıldıysa, seni ve Arif'i görünce ne yapacak merak ediyorum."
Bir anda tüm hırlamalar kesildi. Sadece çıtırdayıp kırılan dal sesleri duyuldu.
 Gözlerimin kapalı olmasına karşın üstüme bir gölge düştüğünü fark edebiliyordum.
Ahu'nun sesini yeniden duydum.
"Ne yapacağız şimdi?"
"Ayılmasını bekleyeceğiz."
Alnımda hissettiğim sıcaklıkla, elinin alnımda olduğunu anladım.
Kollarımı dirseklerimden kırarak yerden destek aldım. Aynı şekilde bacaklarımı da kullanarak adama tekme attım. (Kanguruların favori hareketidir.) 
Adam yüzünü tutarak geriye sendeledi. Başını hışımla bana çevirdiğinde bakışlarım gözlerine kaydı. İri sarıydılar. Sarı göz olmazdı ve o yoksa irisi de olmazdı.
Dizlerim boşalınca çapraz şekilde yere düşmeye başladım. Kollarımdan iki güç beni havada yakaladı.
Boğuk gören gözlerimle sağıma baktım. 
Bu sarı bukleleri ve derin mavi gözleri nerede görsem tanırdım.. Ahu.
"Onu getirirsiniz." diyen adamın tıslamasını duydum. Ciddi anlamda tıslıyordu.
Ahu, elimden tutarak beni bir ağacın gölgesine getirdi. Bir oğlan çocuğu da bizi takip ediyordu.
Gölgeye ilk adımımı atınca Ahu iki elimide tuttu.
"Gölge yolculuğu yapmaya hazır mısın?"
Gözlerine bakınca cidden bir yanıt istediğini anladım.
"Ne,ne yolculuğu?"
"Gölge."
"Anlamadım."
"Şimdi anlarsın."
Ahu ellerimi daha sıkı tuttu ve gözlerini yumdu.
"Gözlerini kapa." diye fısıldadı.
Ben tam ne olduğunu soracakken  Dünya'm dönmeye başladı. Ağaçlar yerine tüm görüş alanımı kapatan siyah karaltılar gördüm. Çığlık atmak için ağzımı açtığımda sesim insanı sağır edecek türden uğultuda yok oldu. Saçlarım görüş alanımı kapatırken ayağımı sinirle yere vuruyordum.
Giderek hızlanınca dayanamadım ve gözlerimi yumdum.
***
"Ölmüş olabilir mi?"
"Sanmam nefes alıyor."
"Emin misin?"
Gözlerimi hafifçe araladığımda Ahu'nun elini kalbime koymuş olduğunu gördüm.
Sonra endişeyle bana baktığında mavi gözlerinin yorgunluktan kızarmış olduğunu fark ettim. Kirpiklerimi kırpıştırarak gözlerimi araladım.
Ahu ve yanındaki oğlan derin bir nefes alarak doğruldu. Ahu kalbimdeki elini çekerek alnıma dayadı.
"Nasıl hissediyorsun?" diye sordu.
Gözlerimi bir kez daha kırpıştırdım. 
"Başım Dünya tersine dönüyormuş gibi dönüyor. Çatlayacak gibi. Kendimi havada süzülen ama yere düşmek üzere olan bir kuş gibi hissediyorum. Unutmadan... Midem..." 
Ağzımı hafifçe araladım ve midemdekileri çıkarmaya çalıştım. Ben bunu denedikçe midem daha çok olduğunu yere siniyordu.
"Bu doğal. Sana gözlerini kapat dediğimde kapatmalıydın."
Kaşlarımı çatarak ona baktım. "Neden kapatmam gerektiğini açıklamadın."
"Sen ve sorgulayacılığın..." diyerek gözlerini devirdi. Bense ellerimi karnıma yerleştirdim.
"Midem..." diye tekrarlayıp yüzümü buruşturdum.
"Kalk bakalım prenses. Daha çok işin var." diyerek oğlan kolumdan sürükleyip yataktan doğrulttu. Kaşlarımı çatarak sordum.
"Hey, sende kimsin?"
Oğlan bir süre Ahu'ya baktı. Ahu ona başını sallayınca bana döndü.
"Eğitmenin."
"Eğitmen?"
"Evet, ilk olarak sana eğitmenin ne demek olduğunu anlatmakla başlayacağım."
Gözlerimi devirirken, "Eğitmenin ne demek olduğunu biliyorum." diye mırıldandım.
 "Bana pek öyle görünmedi." 
"Okan ilk gününde ben alıştırayım onu. Sen diğer öğrencilere bak."
"Sen bilirsin." diye mırıldanıp gitti Okan.
Ahu bana dönüp içtenlikle gülümsedi.
"KM'ye hoşgeldin."
"Nereye hoşgeldim?"
"KM."
"Orası neresi?"
"Kurtadam merkezi."
Başımı ona çevirdiğimde yüzünde şaka yaptığını belirten en ufak bir iz bulamadım. Ahu şaka yaptığında gamzeleri mutlaka belli olurdu. Ama bu sefer yüzünde içtenlikle gülen bir gülümseme vardı sadece...
Doğrulduğum yataktan kalktım. Ayaklarımı yere bastığımda Dünya'm aşağıdan-yukarıya doğru dönmeye başladı. Sendeleyerek yatağa tutundum. Boynumu geri atıp ofladım.
"Alışırsın."
"Sanmıyorum."
Ahu koluma girerek beni dışarıya sürükledi. 
"Cidden KM'ye hemen inandın mı?"
"Evet."
"Neden?"
"Dün kurda dönüşürken gördüm seni." diyerek kaşlarımı çattım.
"Haa." diyerek boştaki eliyle saçını kaşıdı  Ahu.
Kollarından çıkıp sendeleyerek birkaç adım uzaklaştım. Sonra ona döndüm.
"Pirelerini kendine sakla!" dediğimde gözlerini devirdi.
"Seni Okan'a veriririm." diyerek işaret parmağını bana tuttu.
 Elimi umursamazca salladım.
"Boşver."
Ahu, gözlerini kısıp bana baktı. Sonra yanındaki ahşap eski kulübeye girdi. O içeriye geçerken ahşaplar ayağının altında gıcırdadı. Çıkan gıcık sese karşılık olarak ellerimle kulaklarımı kapadımve "Koş!" diye bağırdım.
Ahu, benim isteğim üzerine daha da yavaşladı.
Gıcık.
Sonunda kapının girişine gelince çömeldi ve eline bir nesne aldı. Nesneye doğru üfledi, eliyle üstündeki tozları sildi.
Nesnenin ne olduğunu görmek için parmakuçlarıma yükseldim. Ama hala göremiyordum.
Ahu merakıma karışılık elindeki nesneyle ayağa kalktı. Bu bir...Zırh?
Ahu aramızdaki mesafeye inat zırhı bana fırlattı. Ve zırh tam avucuma düştü.
Şaşkın bakışlarımı zırhtan kaldırıp ona çevirdim. O mesafeyi tek bir nesneyle bu kadar kısa sürede aşmak her zaman yaptığı bir şeymiş gibi gösteriyordu. Belki de yapıyordu.
O anda eğitmenimin sesini arkamda duydum.
"KM'ye hoşgeldin acemi."



5 Mayıs 2014 Pazartesi

Vahşi Yaşam-Tanıtım

"Sana güvenmememiz gerektiğini biliyordum! Gerek bir hainsin!"
Duvara son bir yumruk geçirdi. Sonra öfkeli gözlerini üstüme dikti. Üzerinde hissettiği, baskı ve yorgunluktan dönüşmeye başlamıştı. Az sonra kurt olurdu.
"Seninle konuşuyorum!"
Ahu, koşarak onu durdurdu.
"Hadi ama! Bizim için o kadar çok şey yaptı! Tek bir hatasıyla onu sürüden kovamazsın!"
Atilla sinirle ayağını yere vurdu. Sanırım yenilgiyi kabullenmişti.
"Pekala, ama bir şey yapmalısın."
"Nasıl bir şey?" diye merakla sordum.
"Bir görev."
Mağaranın karanlık tarafına doğru ilerledi. Tamamen kamufle olmadan önce döndü.
"Onları buraya getir. Ve işleri bitsin."
Ahu yine araya karıştı.
"Ama onları seviyor! Canı yanar."
Bu sefer lafını böldüm.
"Bir kurt insanlara karşı duygu beslemez. Tamam, getireceğim."
Atilla, hafiften sırıttı. Sonra kayboldu.
O gidince Ahu bana döndü.
"Seninle sonra konuşacağız."
Sonra o da kamufle oldu.


6 Mart 2014 Perşembe

Dünya'nın Korsanları-Giriş

Selam ben Çağla. Babasının işi nedeniyle durmadan seyahat eden kız. Sabit bir yaşamı olmayan kız. Durmadan okul değiştiren küçük kız. İnatçı ve hırslı olanım.
Yeni bir eve taşındık. Kısacası yeni bir yaşama başladık.
Aslında buraya gelmeyi akıllarına ben soktum. Dedemin evinde tatildeydik. Küçük kardeşimle oyun oynarken evin çatı katındaki pencereye gözüm kaydı. Bir gölge görmüştüm. Ama ben baktıktan sonra gölge bir anda kaybolmuştu. Merakım, gözlerimde yine o bilindik ifadeyi oluşturmuş olmalı ki kardeşim şunu dedi;
"Eyvah, yine başlıyoruz."
Ona aldırış etmeden hızla eve girdim. Üst kata çıkan merdivenleri koşarak çıktım. Merdivenler bittiğinde çatı katına gelmiştim. Ama şansıma örümcekler ve fareler dışında kimse yoktu. Pes etmedim. Odayı iyice aramaya başladım. Ahşaplar ayağımın altında gıcırdıyordu. Örümcekler ağlarında bir belirip bir kayboluyordu. Anlıyorsunuzdur artık. Ödüm kopmuştu.
Ellerimi kavuşturdum. Ve karın hizamda tuttum. Odaya son bir kez göz attım. Daha önce fark etmediğim bir sandık odanın sonunda duruyordu. Sağıma ve soluma dikkatlice baktım. Biraz koşarak biraz yürüyerek sandığın yanına vardım. Eski bir sandıktı. Ağaç dallarından yapmıştı. Bilindik, normal bir sandıktı. Ancak diğer sandıkların aksine onda beni çeken bir şey vardı. Anahtar deliği olduğunu görünce ofladım. Elimi sandıkta gezdirdim. Aniden bir "Klik" sesi duyuldu. Sandığın kilidinin açıldığını umut ederek kapaklarını açmayı denedim. İşe yaramıştı. Sandığın kapakları sonuna kadar açılmıştı. Neşem yerine gelmişti.
Sandığın dibinde bir kâğıt vardı. Üzerinde bazı çizimler vardı. Elime almıştım hemen kâğıdı. Eskimişti. Üzerindeki çizimler... Bu bir haritaydı! Ama ne haritası olduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu. Üzerinde ufak bir kâğıt vardı. Kâğıdın üzerinde şunlar yazıyordu;
Gidilecek sonsuzluğa
Beş güç birleşecek eninde sonunda
Toprak, hava, su, ateş ve ölüm belirleyecekler
Geleceğin şeklini.
Ya biz kazanacağız ya da ebediyen karanlığa mahsur kalacağız.


Zaman Muhafızları-1.Bölüm"Yeni Bir Hayata"

Annem güneş gözlüğünü taktıktan sonra aynadan bana baktı.  Bense somurtmuş, arka koltuğa çökmüştüm.
"Hadi ama tatlım. Daha ne kadar trip atacaksın?"
Yüzümü pencereye doğru çevirip yeni batan güneşe baktım. Kızılımsı rengi, dağın tepe kısımlarını aydınlatıyordu. Batıyordu... Eski Dünya'm gibi...
Annemin direksiyonu kırdığını ve bir dağ yoluna saptığımızı fark ettim. Gayet dar bir yoldu. Karşıdan bir araba gelse geçemezdik. 
"Bak özür dilerim. Bende böyle olmasını istememiştim. Ama elimizde olan bir şey değil ki tatlım. Devlet tain çıkartmış. İtiraz etmeye hakkım yok!" annemin sesi titriyordu.
Onu üzdüğümün farkındaydım. Ama ya ben? Şimdiden Türkiye'nin hemen hemen her yerini görmüştüm.  Bir yere gitsem, bğlanıyor, kendime çevre kuruyor ve mutlu olabiliyordum! Ama hiçbir zaman uzun süreli mutlu olamıyordum. Ne zaman mutlu olsam, annemin yeni bir taini çıkıyordu. Sanki ben üzülsem, tüm Dünya mutlu olacakmış gibi...
Eski arkadaşlarımla ya maille ya da mektupla konuşuyorum. Sık sık konuştuğum mektup arkadaşlarım var. Ama tabii onlar yine ev değiştirdiğimizi bilmiyorlar. Kesinlikle sabit bir yerde yaşadığımı düşünüyorlar (!)  Derin bir nefes verdim. 
"Sabit bir yaşamım yok anne! Sabit arkadaşlarım yok! Kendimi bir valizden farksız hissediyorum! Yalnış da düşünmüyorum hani!"
Annemin sıkıntıyla nefesini verdiğini işittim. Bende verecektim. Gözümü dağın eğimli kısmına diktim. Bu sefer kararım kesindi. Gittiğim yerde duygularımı belli etmeyecektim. Ne olursa olsun.
------             -------------------          -------------
Araba durunca bir nefes daha aldım ve koltukta olduğum yere yayıldım. Kolumdan dürtüldüğümü hissedince gözlerimi hafifçe araladım.
"Tatlım, hadi kalk geldik." Homurdanıp arabanın içerisinde esnedim. Bagajın üstündeki montumu alıp dışarıya çıktım. Burası ne kadar sıcaktı böyle. Sıcaklığın içime girdiğini hissedince olduğum yerde dönmeye başladım. Çok kötü başım dönüyordu. 
Arabanın arkasına ilerleyip mavi ışıkların aydınlattığı bagajdan bavulu aldım. Tutucak kısmını kavrayıp yere indirdim. Ayağımla tekerliğe bastırıp elimle tutucaktan kaldırdım. Bavulumu sürükleyip annemi izlemeye başladım. Taşlı, ara sokağa sapınca bende onu izledim.
Bahçeli, beyaz bir eve gelmiştik. Annem, asma bahçenin kilidini açmak için elindeki bavulu bir kenrara bıraktı. Bende boş olan elimle annemin bavulunu aldım. Kilit açılınca sıkıntıyla aldığım nefesi üfledim. Ağır bavulları yavaş yavaş sürükleyerek bahçeye girdim. Ayakkabımın boyu kısaydı. O yüzden ayak bileğim açıktı. Yerdeki minik çimenler bileğimi gıdıklıyordu. Hafiften sırıtınca daha bir gıdıklandığımı hissettim. Çimenlerin arasından ağır ağır yürüyüp kapının önüne geldim. Annemin gelmesini bekliyordum. O da arkamdan aynı ağırlıkla geliyordu. Yanıma gelince üzerinde durduğum paspastan çekilmemi istedi. Bende çekilince eğilip paspası kaldırdı. Altındaki anahtarı aldı ve bana uzattı.
"Ben arabayı getireceğim. Sen içeriye gir. Biraz keşfet ve ya dinlen. Bende gelirim." dediğinde başımı salladım. Annem giderken elimdeki anahtarı deliğe soktum. Ama girmeden önce bir dua mırıldandım. Dua'm bitince anahtarı sağıma doğru çevirdim. Bu kapı kaç kez kilitlenmişti?
Uzun bir süre daha sabrettikten sonra kapı hafifçe aralndı ve açıldığına dair gelen "klik" sesi duyuldu. Anahtarı kapının üstüne bırakarak içeriye girdim. Ayakkabılarımı çıkarmamıştım ve bavullar hala elimdeydi. Bavulları duvara yasladıktan sonra ağır adımlarla koridorda ilerlemeye başladım. İki de bir karşıma çıkan odalardan içeriye bakıyordum.  En sonunda merdiven kavşağına gelince durdum. Yukarıya mı aşağıya mı?
İzlediğim korku filmleri aklıma gelince aşağıya inen merdivenlere ilerledim. Adımlarım, alt kata yaklaştıka daha gür yankılanıyordu. Dönemeçleri ve birkaç tane olan dik merdiveni geçtikten sonra alt kata ayağımı bastım. Nefesim, dışarıya buhar olarak çıkmıştı. O kadar soğuk muydu? İşin kötü tarafı olduğum yere mıhlanmıştım. Etrafımda uluyan soğuktan bir adım dahi atamıyordum. Sanırım derin doncuruya girmiştim. 
Biraz titredikten sonra kendimi ısıtmayı denedim. Ellerimi birbirine sürtünce azıcık daha ısındığımı fark ettim. Sürttükçe ısındığından ellerimi sürterek ilerliyordum. İlerledikçe soğuyordu da. Bu ev benimle mücadele ediyordu. Ama tuhaftır ki alt kata indiğimden beri bir tane kapı dahi görememiştim. 
Dönemeci geçtikten sonra ilerisinin karanlık olduğunu  fark ettim. Elimi arka cebime atıp, her zaman orada bulunan minik el fenerimi çıkarttım. Arka tarafta bulunan düğmesine bastıktan sonra ileriye adım atmaya başladım. Biraz hızlı ilerliyordum sanırım. Duvarlarda kırmızı mermerler hala duruyordu. Sanki alt kat hala inşaat ediliyordu!
Alt katın bittiği yerde eski, ahşap bir kapı bulunuyordu. Kapının kolu yoktu. Sadece yer kaplıyordu ve altında boşluk vardı. Kapıyı ileriye doğru iteyi denedim ama bir milim bile kıpırdamadı. Ayağımı alttaki deliğe sokup kendime doğru çekmeyi denediğimde de aynı şey oldu. Burada ne vardı böyle? Zorlayınca geriye doğru sendeledim. Bu kapı açılmıyordu.
 Geriye doğru ilerlemeye başladım. Garip bir biçimde burası beni ürkütüyordu. Merdivenleri hiç sahip olmadığım bir hızla tırmanırken halime şaşırıyordum. 
Merdivenler bittiğinde benzeri şeyleri yukarıda görmekten korktuğumdan üst kata çıkan merdivenlere bakmadım bile. Koridora geri daldım ve dış kapıdan başımı uzattım. Gözlerimle hızlıca dışarıyı taradım. Annemi bulamayınca içeriye girdim. 
 Oturma odası olduğunu düşündüğüm yere girdim. Orada bulunan eşyalar beyaz naylonlarla örtülmüştü. Uzun koltuğun üstündeki naylonu çekip yere attım. Koltuğun üstüne yayıldığımda karşımda televizyon biçimde bir cisim olduğunu fark ettim. Kalkıp, paytak paytak o naylonun yanına gittim. Koltuğun naylonuna yaptığım gibi yere attım. Cidden bir televizyon vardı. Kumandayı aramak için içeriye şahin gibi bakındım. Sehanın üzerindeki naylonu çekip bir kenara fırlattım. Kumandaların üzerinde olduğunu fark edince yüzüme tuhaf bir sırıtış yerleşti. Kumandaları alıp koltuğa geri uzandım. 
Kumandaları yeni icat edilmiş ve ya ilk defa görmüşüm gibi incelerken aslında başlatma düğmesini arıyordum. Nerede ya bu? Kırmızı düğmeyi arıyordum aslında. Başlatma düğmesinni kırmızı değil de yeşil olduğunu nereden bilebilirdim ki?
Ufak bir merakla kumadayı televizyona doğru tutup yeşil düğmeye bastım. Açılmıştı. 
Kanallar arasında boş boş gezinirken kapının olduğu yerden tıkırtı geldi. Hızla koltukta doğrulup kendimi geriye attım. Koltuğun arkasına saklanmıştım. İçeriye annem dışında biri girerse, ımm.... Sağıma ve soluma dikkatlice bakındım. Yere bulunan naylonu elime aldım ve buraya gelindiğine dair haber veren ayak seslerinin yaklaşmasını bekledim. Ayak seslerinin sahibinin içeriye girdiğini işitince koltuğun arkasından kapıya doğru sürünerek ilerlemeye başladım. Sesin sahibi koltuğa doğru yürüyordu. Ben sürünürken onun arkasına geçince elimdeki naylonla isimsiz kişiye saldırdım. Naylonu, kişinin başından ayaklarına doğru geçirip ayağımla yere düşürdüm. Üstüne, güreşçiler gibi çıkınca yerdeki kişi kımıldanmaya başladı. Ayakkabılarına bakınca kadın olduğunu anladım. Yoksa? A-o... İşittiğim sesle cidden yere serdiğim kişinin annem olduğunu anladım.
"Tanrı âşkına in üstümden!"
Hızla üstünden inince annem üstündeki naylonu hızlıca çıkarttı. Saçları cadı saçı gibi dağılmış, bazıları da havaya kalkmıştı.
"Bunu yapmanın amacı neydi?" Ayakkabımın ucuyla yerde utangaçça daireler çizmeye başladım.
"Şey, ben özür dilerim anne..." Annem sabırla nefes alıpverdikten sonra bana doğru ilerlemeye başladı. Koskocaman kollarıyla sıkıca sarıldı. Bende ona sarıldığımda Dünya daha bir rahat geldi.
"Yani cezalı değil miyim?" diye sorduğumda. Alacağım "Evet" yanıtından açıkçası korkuyordum.
"Evet." dediğinde tahminimde olduğu gibi Dünya'm başıma yıkıldı. Annemden ayrılınca annem naylonları ve eşyaları incelemeye başladı. 
"Sanırım... Bunları yarın düzenlesek daha iyi olacak değil mi?" dediğinde başım hızla aşağı-yukarı sallanmaya başladı. Açıkçası bu fikre katılıyordum. Annem elini omzuma atıp beni yukarı katın merdivenlerine doğru götürmeye başladı.
"Gel bakalım, sana odanı gösterelim." dediğinde yorgun yüzüm bir kez daha sallandı. Dik ve dönemeçli merdivenleri çıkarken ben düşeceğimi düşünüyor, korkuyordum. Merdivenler bitince derin bir nefes aldım. Annemin kolu hala omzumdaydı ve beni açıkçası sürüklüyordu. Koridorun sonunda sayılan bir odaya gelince durdu. Bu odanın kapısı diğerlerine göre daha süslüydü. İçerisinin de öyle olduğunu umut ediyordum. 
Kendime geldiğimde hala annem odanın kapısını açmamıştı. Anlaşılan benim açmamı bekliyordu. Eve girmeden önce mırıldandığım duayı tekrar mırıldandım ve kapının kolunu çevirdim. Evet, içerisi cidden süslüydü. En basit örnek her yer pembeydi. Başka renkten en ufak bir nesne yoktu. Dolabından tut perdesine kadar her şey pembeydi. Midemi bulandırmaya başlamıştı. Annemin geri döndüğünü anladığımda hızla bağırdım.
"Anne! Yarın ilk iş bu odayı düzenliyoruz!" dediğimde annem kıkır kıkır gülüyordu.
"İyi geceler." diye hayal meyal sesini duydum. Çünkü beynimde yeni odamın yeni halinin taslağını çiziyordum.
------ -------- ------
 Sabah dışarıdan gelen boğuk tavuk gıdaklamasıyla esneyerek uyandım.  
Odamda herhangi bir saat olmadığından saatin kaç olduğunu öğrenmem güç olacaktı. Pembe masanın üstünde uykuda bırakılmış dokunmatik telefonu uykudan çıkarttım. Annemin telefonuydu ve muhtemelen geç kalmıştım. Annem odama sadece geç kalktığımda odama saati görmem için telefonunu koyardı. Çünkü eski evdeki odamda da saat yoktu. Saatin 12:00 olduğunu fark edince uzun süredir içimde duran nefesi boşalttım. Çok geç değildi. 
Odada duran pembe, boy aynasının karşısına geçip kendime baktım. Dün giydiğim kıyafetler vardı üstümde. Zaten pijama olmasını umamazdım. Dün gelmiştim. Bir nefes daha alıpverdikten sonra kapıya doğru yöneldim. Açtıktan sonra alt kata inen merdivenlere doğru koştum. Dik merdivenleri bir kez daha korkuyla koşup indikten sonra dün valizleri bıraktığım koridora yöneldim. Valizler yoktu. Sanırım annem almıştı. Dışarıya bakmak için kapıyı açtığımda sıcak hava ciğerlerimi yaktı. Bir yanım kapıyı kapatmak için acele ediyor bir yanım ise ağır ağır annemi ve ya arabayı arıyordu. İkisini de bulamayınca alışverişe gittiğini tahmin ettim.  Mutfak olduğunu düşünüğüm yerin kapısından içeriye girdim. Yavaş yavaş yürürken yere atabileceğim bir naylon arıyordum. Ama sanırım annem naylonların hepsini indirmişti. Buzdolabının olması gereken yerde dev bir dolap vardı ama sadece dolabun duvar kısmı vardı her iki yanında, tepesinde ve arkasında. Ama önünde bir şey yoktu. 
Dolabın duvar kısmında bulunan, annemin ince el yazısıyla yazılmış not kağıdını  elime aldım.
"Ben gelene kadar kahvaltı etmeyi aklından bile geçirme! Cidden açım ve... Kahvaltılıkları almaya gidiyorum. Evde bir şey var mı yok mu bilmiyorum ama yeme.  Bayatlamış ve ya küflenmiş olabilir. İstediğin gibi takıl ama bence sana bıraktığım telefonu kullanman lazım... Onları aramaya ne dersin? Kastımı anlamışsındır zaten. Öğleden sonra en geç 5'e kadar gelirim. Uslu dur.
                                                                                                              -Annen"
Annemin kastını anlamıştım. İçimi kaplayan büyük bir sıkıntıyla tekrar üst katın merdivenlerine yöneldim. O, dik merdivenleri bu sefer korkmadan çıkıyordum. Çünkü içimi kaplayan sıkıntı daha büyüktü. Merdivenler bitince daha yavaş adımlarla odama yöneldim. Koridorun sonuna gelince ise odama daldım. Masanın üzerindeki telefonu alıp rehberi kurcalamaya başladım. Aradığım numarayı bulunca ara butonuna bastım. Ve Dünya'da hiç almadığım kadar derin bir nefes aldım.
Karşımdaki numarayı açınca neredeyse çığlık atacaktım. Zaten sesim heyecanlı çıkmıştı.
"Alo?!"