30 Haziran 2014 Pazartesi

Zaman Muhafızları-2.Bölüm "Misafir"

-YAZARIN ANLATIMINDAN-
Küçük kız gelen telefon sesiyle bilgisayarın başından kalktı. Babası bu saatte asla aramazdı çünkü toplantıda olurdu hep. Arkadaşları da aramazdı çünkü arkadaşları o saatte onun gibi sosyal medyada olurdu. Ve arayacaklarsa da önceden mesaj atarlardı. İçinde yetişen merakla odasından salona girdi. Bakışları salondaki telefonu arıyordu. Telsiz telefonun sesini takip ederek koltuğun arkasına atladı. Gözlerini koltukla yerin arasındaki karanlık boşlukta telefonu arıyordu. Telefonu görünce kollarını, gittiği yere kadar uzattı. Ama telefona yetişmiyordu. Biraz daha kolunu sıkıştırınca arada parmak uçları telefona değdi. Telefonu döndürerek yakınlaştırdı. Sonra kendine çekti. Arayan numarayı görünce heyecandan çığlık atacağına emindi.
"Alo!" diye gelen çoşkulu sesle kendini gerçeğe dönmeye zorluyordu.
"Abla?" dedi. Sesi titrek gitmişti. Hattın ucunda uzun bir süre bekleme oldu.
"Kardeşim, bir şey mi oldu?" dediğinde kız başını salladı. Bunu ablasının görmeyeceğini fark edince konuştu.
"Abla, aradığına şaşırdım sadece."
"Kardeşimi arayamaz mıyım?" Ufaktan güldü küçük kız. Haatın karşısındaki de güldü.
"Ararsın abla. Neler oldu?"
"İlla bir şey mi olmalı?"
"Evet, genelde bir şey olduğunda arıyorsun da."
"Aslında oldu. Yeni bir eve taşındık kardeşim."
"Nereye?" dediğinde hattın ucundaki abla taşındıkları yeri evin nosuna kadar tarif etti. Tarif ederken küçük kız anlayışla başını salladı. 
"Neden gittiniz?" Hattın diğer kısmındaki kız bir süre duraksadı. 
"Yine taini çıktı."
"Of, yine mi başka bir yere gittiniz?"
"Evet." 
İkisi de bir süre sustular. Sonra diğer kız konuştu.
"Senin orada işler nasıl gidiyor?"
"Her zaman ki gibi. Babam eve geç geliyor. Annemi ve seni özlüyorum. Okulda battım. Ve bilgine geçen hafta 3. cici anneme veda ettim."
"4.gelmesinde..."
"Abla, ne zaman görüşeceğiz tekrar?"
"Bilmiyorum kardeşim. Belki yazın sen gelirsin."
"Sen niye gelemiyorsun?"
"Babamı göremeyeceğim nasılsa. Ama sen annemi görebilirsin!" dediğinde küçük kız neşeyle el çırptı. 
Ablasıyla konuşmayı seviyordu. Ama yapması gereken işler vardı...
"Abla özür dilerim ama yapmam gereken işler var. Özür dilerim tekrar. Görüşürüz." deyip hızlıca telefonu kapattı. Karşısındakinin tek kelime etmesine izin vermemişti...
-----
Abla'nın Ağzından
-----
 Elimdeki telefonu kapatıp, yatağa uzandım. Ne olmuştu buna böyle? Karamsar bir biçimde düşünürken alt kattan kapının çaldığını işittim. Kim olduğunu bilmiyordum. Gergince merdivenlerden inmeye başladım. Delikten dışarıya baktığımda bir oğlan çocuğu ve annesi gibi görünen bir kadın gördüm. Kim olduklarını merak ediyordum ve kapıyı açtım. Kadın tüm samimiyetiyle gülümsüyordu. Yanındaki çocuk ise bıkkın bir eda taşıyordu. Ne yapmışlardı buna ya?
Arkalarından giren annemi görnce yüzüme samimi bir tebessüm yerleşti. Misafir gelmişti. Kenara çekilip içeriye girmelerine izin verdim. İçimden çıkan heyecana engel olamıyordum artık.
"Hoşgeldiniz efendim!" 
"Hoşbulduk canım. Sanırım siz buraya yeni taşındınız. Hoşgeldine gelmek istemiştik." dediğinde oğlu homurdandı.
"Buyrun içeri geçin." diyen annemi takip etmeye başladılar. Onlar salona geçince bende mutfağa geçtim. Su ısııcısına biraz su koyup çalıştırdım. Dolaptan çay poşetlerinden birini çıkartıp fincanlara koydum. Şekeri de çıkartmıştım ama ne kadar istediklerini bilmiyordum.
Salona yanlarına geçip sormaya karar verdim. Salona geçince herkesin bir koltuğa yerleştirdiğini farkettim. Annemle oğlanın annesi koyu bir sohbete dalmıştı. Hemen sormaktansa annemin yanındaki koltuğa oturmayı tercih ettim. Oğlanın annesi beni fark etmişti.
"Merhaba küçük hanım. Adın ne?" dediğinde boğazımı temizledim. 
"Açelya Güç. Efendim."
"Güç soyadınız mı?"
"Evet efendim."
"Peki memnun oldum o halde Açelya. Bende Emel. Sende istersen Emel dersin. Teyzeye gerek yok, tamam mı?" dediğinde başımı salladım.  
"Peki Emel abla."
"Abal da yok."
"Peki Emel."
"İşte böyle!" dediğinde niye oraya geldiğimi kendime sormaya başladım.
"Açelya, bu da benim oğlum Alp. Bence siz çok iyi anlaşacaksınız. Al, hadi siz Açelya'yla içeride takılın. " dediğinde gözlerimi iri iri açtım.
"Ben sadece nasıl ve kaç şekerli çay istiyorsunuz diye soracaktım!" dediğimd eşaşkın bakışlar bana yöneldi.
"Siyah çay, şekersiz olsun." dedi annem. Emel de aynısını istediğini söyleyince yerimden kalktım. Alp'in kuyruk gibi peşimden geldiğinin farkındaydım. Mutfağa geçince hırlamaya başladım.
"Neden geldin?"
"Oldu gelmeseydim de annem beni orada öldürseydi."
"Ölseydin sende!"
"Ölmek için daha çok gencim!"
"Ne demezsin (!)" diye söylenip su ısıtıcısındaki suyu fincanlara boşalttım. Siyah çay poşetini de koyunca istedikleri çay hazırdı. Ama cidden çok sıcaktı. Ben bunları nasıl götürecektim?
Omuz silkip çay fincanlarını iki elime aldım. Sallaya sallaya ve istemeden de olsa biraz taşırarak götürüyordum. Daha bir kaç adım atmışken Alp elimdeki fincanlardan birini kaptı.
"Ne yaptığını sanıyorsun?" diye bağırdığımda sadece dil çıkardı.
"Anneme çayını ben götürebilirim." dediğinde o anki sinirimle onu dövebilirdim. Aslında koşup onu dövmek istiyordum ama koşarsam halıya çayı dökerdim. Kısacası ölüm fermanımı imzalardım.
Yavaş yavaş ilerleyip salona geldim. Alp, benden sadece birkaç adım uzaktaydı. Ama şansıma benim annem daha yakındı. Annemin önüne sehbayı çekip, sehbanın üstüne çayı koydum. Annem memnun bir edayla gülümsüyordu. 
Göz ucuyla Alp'e baktığımda daha yeni annesine çayı veriyordu. Ve unutmadan büyük bir nefretle bakıyordu. her ne kadar büyüklerin ilgisini çekeceğini bilsem de Alp'e döndüm.
"Alp?" bana döndü. Kaşlarını havaya kaldırdı ve rahatsızca sordu.
"Ne?" 
İyice içten gülümseyince kaşlarını çattı. Elimi ona doğru yönlendirip kapak işareti yapınca tısladı. Annneler bir bana bir ona bakıyordu.
"Sanırım siz, iyi anlaştınız." dedi Emel. Ama yuktunuşu gözümden kaçmamıştı.
Biz cevap vermeyince onlar gülümsemeye başladı. 
"Harika! Çünkü yarın ikinizi de yalnız bırakmak istemiyoruz. Bu yüzden birlikte kalacaksınız!" dediklerinde Alp'in ve benim yüzümde aynı ifade vardı. İsyan.
"Hayır! Asla! Ölsemde olmaz!" diye bağrışlarımız tüm mahalleyi inletiyordu.
---
Kafasına son bir tane daha daha yastığı fırlattıktan sonra bağırdım.
"Sanki ben seninle kalmak istedim!"
"Bende istemedim!"
"Annene sorsaydın vazgeçseydi!" diye bir tane daha fırlattım. O da sinirlenmiş ve bana yerdekileri fırlatmaya başlamıştı.
Kolumu kalkan gibi kullanıyordum. Bu darbelerin acısını azaltıyordu. 
"Şimdi sus ve otur yerine!" diye haykırdığımda korkmuş çocuklar gibi tıpış tıpış koltuğa yürüdü. Korku dolu bir ifadeyle bana bakıyordu. Kabul bazen cadılaşabiliyordum. Ama tepemin tası attığında o da! 
Sinirle diğer koltuğu oturup kumandayı elime aldım. Açık televizyondan kanalları kurcalamaya başladım.
İşe yarar bir program yoktu.
Of, dünden beri annelerin kararını değiştirmek için herşeyi yapmıştım ama nafile! Sinirle yeşil kumandayla televizyonu kapatınca Alp'in aynı korku dolu bakışlarını üzerimde olduğunu fark ettim. Homurdanıp mutfağa gittim. Şükür gelmedi! Dolaptan annemin dün aldığı gevrekle sütü çıakrtıp kahvaltılık hazırladım. Kaseyi masaya koyunca aklıma Alp geldi. Salonun kapısından sordum.
"Gevrek istiyor musun?"
Tiksintiyle bana baktı. Benden başak kişi var mı diye arkama, sağıma ve soluma baktım. Kimseyi göremeyince sorma gereği hissettim.
"Bana mı yaptın?"  dediğimde başını aşağı yukarı sallamaya başladı.
"Evet! Sonunda anladın!" dediğinde sinirle yerdeki yastığı ona fırlattım. Yüzüne gelen yastıkla koltuk biraz geriye yattı. Ve canım arkadaşım (!) "Aaa!" diye bağırdı. Canı mı yanmıştı? E, Süper!
"İyi misin?" diye nezakten sorarak yanına gittim. O da bunu fırsat bilip yanındaki yastığı bana fırlattı.
"Kendi yaşında birini bul!" diye sinirle bana attı.
Sinirden yanaklarına kadar kıpkırmızıydı. İşte buna gıcık etme diyorlar. Bu benim başarılı olduğum alan. Göz devirip yukarıya doğru çıkmaya başladım. Zil çalınca bir süre duraksadım. Kol saatime bakınca annemlerin gelmesine daha çok olduğunu gördüm. Şaşkınca geriye yürüyüp kapıya geldim. Alp çoktan kapının önüne gelmişti.
"Annemler mi geldi?" diye sorunca bilmediğini anlatmak için omuz silkti. Sonra delikten dışarıya baktı. 
"Hayır, bir kız." dediğinde merakla kapının koluna asıldım. Kapı açıldığında karşıma çıkan kişiyi tanımıştım. O da yerden başını kaldırıp bana baktı.
Gözleri dolmuştu, kül rengi saçları darmadağınık bir biçimde omuzlarına dökülüyordu. Yüzü, yara bere içinde kalmış, morarmıştı. Anlaşılan zarar görmüştü. Kıyafetleri de açıkçası kokuyordu. 
"Abla!" diye bağırınca benimde gözlerim doldu. Koşarak ona sarıldım. O da bana sımsıkı yapıştı.
"Senin burada ne işin var?" diye fısıltı sayılabilecek bir şekilde konuştum. 
"Sonra anlatırım. Şimdi dışarıdaki taksiye para verir misin?" dediğinde başımı salladım.
Dışarıya çıkıp bahçe kapısının ardında duran taksiye koşarak gittim.
"Afedersiniz, buraya getirdiğiniz kız, ne kadar tuttu yol?" dediğimde adam taksinin açık kapısından taksimetreye baktı.
"105 lira." dediğinde şehirler arası yolculuk yaptığını anladım. Cebimde, annemin bıraktığı 100 lirayı çıkarttım. Ve geçen hafta biriktirdiğim 5 lirayı. Titreyen elimle uzattım. Adam paranın üstünü uzatınca hızla eve döndüm.
Neler oluyordu?




Dünya'nın Korsanları-1.Bölüm

Elimdeki kağıda nefesim kesilmiş bir biçimde bakıyordum. Sözleri üzerimde büyük bir etki bırakmıştı. Ve bir dakika? Bu kağıdın burada ne işi vardı? 
Dedeme sorabilirdim. Ama ciddi bir şeyse elimden alır, bir daha geri vermezdi. Odama koştum. Bilgisayarım açıktı. Yazıcıya koyduğum kağıdın bir fotokopisini çektim. Sıra geldi detaylara. Fotokopiyi ve asıl kapıdı çekmeceme sakladım. (Annem her an gelebilirdi. Odamı düzenlemeyi cidden çok seviyor.) Çekmeceme sakladıktan sonra yatağıma uzandım. Yatağımın bir kenarına fırlattığım moda derglerindne birini elime aldım. Bu dergilerden bende çok fazla bulunuyordu. 
Bir süre sonra tahmin ettiğim gibi annem odama girdi.
"Selam canım. Şey, odan.... Toplu görünüyor?"
Annem odama şaşkın şaşkın göz atıyordu. Dergiyi gözümün önünden indirip ona baktım. Hali cidden komik görünüyordu. Masamın altına filan bakmaya başlamıştı. Anlaşılan toplayacak eşya arıyordu. Ya da  iş...
"Anne, benim boğazım ağrıyor. Evde ada çayı var mı?"
"Var tabii canım. Dur sen yat uzan. Ben yapar getiririm"
Bazen diğer çocuklarının yaşamının nasıl olduğunu merak ediyorum. Ben bugüne kadar hiçbir işimi kendim yapmadım. Hepsini annem yaptı. Ama duyduğuma göre diğer çocuklar kendi işlerini yapabiliyorlarış. Kıskanıyorum. İşlerimin hepsini annem yapıyor. Çünkü düşük seviyeli biri olduğumu düşünüyor. Bir kez olsun bir işi yapıp ona aslında sandığı kadar düşük bir seviyede olmadığımı göstermek isterdim.
Kafamdan bu düşünceleri uzaklaştırmak istedim. Dergime geri döndüm.
************
"İşte canım. Çay biraz sıcak ama içersin diye düşünüyorum."
"İçerim anne. Bir de lütfen o çayın torbası kalsın."
"Neden böyle istediğini pek anlamadım ama tamam öyle olsun."
Annem çayımın yanına ufak bir çay tabağı bıraktı ve odamdan çıktı. Kendim torbayı aldım ve çay tabağına koydum.
Sonra üstünden dumanlar tüten çayıma döndüm. Derin bir nefes aldım. Ve ölüme adım attım.
O kaynar çayı bir dikişte içtim.
*******
Lavaboda yavru köpek gibi nefes alıp veriyordum. Çay dilimi tahmin edeceğiniz üzere yakmıştı. ( Hem de ne yanma...) Ağzıma son bir kez su verdim. Ve nefes aldım.
Sonunda! Ağzımın yanması geçmişti. Ama tam yarım saattir lavabodaydım. Torbanın etkisinin geçmemiş olduğunu umarak odama döndüm. Çay torbasını alıp fotokopi haritaya sürdüm. Her yanına yaydım. Biraz da haritanın bazı kısımlarını kopardım. İşim bittiğimde elim yapış yapıştı. Haritayı alıp güneşe kurumaya bıraktım. Odama girdim.
Yatabilirdim, ama istemedim. Kafamı tavana çevirdim ve sesli konuştum;
"Benden sakladığın sırrı yakında öğrenceğim. Ve nedense bu sır benimle ilgiliymiş gibi hissediyorum. Doğru mu düşünüyorum?"

Vahşi Yaşam-2.Bölüm "Atilla"

Üç gün. Koskoca üç gün boyunca buraya alışmaya çalıştım. Kaçmayı denedim. Arkadaşlık kurmayı. Ama buradaki herkes kendini beğenmiş domuz gibi!
Elimdeki kılıcı kayalardan birine bıraktım. Artık onu istemiyordum. 
Dalgaların kayalardan oluşan kumsalı dövdüğü kısmın birkaç adım gerisine kuruldum. Üç gün içerisinde bir sürü yer görmüştüm. Ama en çok burayı sevmiştim.
Diğer yerlerde hep kavga, kan ve savaş vardı. Ben yeni gelen biri olarak biraz huzur istiyordum. Çok şey değil. 
Burası ise tam istediğim gibiydi. Dalgaların sesi kayalara çarptıkça gürleşiyordu. Bu ses insana huzur veriyordu. Mavi rengi deniz dağılmış bir boya gibiydi, sonsuzluğa uzanıyordu. 
Martılar öterek denize giriyor, yemek arıyorlardı. Bu şarkıları bile huzur veriyordu.
Bedensel olarak bir kurt-kadın olabilirdim, ama ruhsal olarak kesinlikle bir insanım.
Kayalara vurarak düşen bir taş dikkatimi çekti. Hızla yerimden doğruldum. Temkinle etrafıma göz gezdirirken Ahu'nun sesini duydum.
"Ben burada doğdum, burada büyüdüm. Bu deniz hep bana huzur vermişti. Kanın değmediği tek yer burasıydı. Burası kutsal bir yer. Yüzyıllarca burada savaş oldu. Ama bir damla kan bile denize giremedi. Çünkü bu denizin kendi sihri var."
Başımla onu onayladım. Şimdiye kadar bunu bilmesemde, hissetmiştim.
Rüzgar saçlarını savurdu.
"Kurtadamları ilk görüşün için özür dilerim. Bu kadar korkacağını bilememiştim. Yani bilirsin biz buraya alışkınız..."
Gülümseyerek ona sarıldım. Bir kurt-adam için hoş kokuyordu. Lavanta gibi. 
Üç gün boyunca Ahu ve eğitmenimden uzak durmaya çalışmıştım. Beni en çok zorlayan buydu. Tek başımaydım. Cehennem'in ortasında.
"Seni göremeyince buradan kaçtığını sandım. Çok endişelendim. Atilla üç akşam boyunca yanıma geldi ve senin KM'de olduğun konusunda beni temin etmek zorunda kaldı. Çok üzgünüm." dedi başını öne eğerek.
Tanrı'm, onu çok kötü korkutmuşum.
"Asıl ben özür dilerim. Senden kaçmamalıydım."
"Hayır asıl suç bende. Böyle bir tepki vereceğini kabataslak tahmin etmeliydim. Yavaş yavaş alıştırmalıydım."
Gülümseyerek ona daha sıkı sokularak mırıldandım. "Burayı sevmedim. Evim gibi değil. Çameli gibi değil. Oradaki insanlar çok sıcak. Buradakiler soğuk. Ahu, burası çok zor. Ayrıca kurt-adam derslerini başaramıyorum." 
Gözlerimden ip gibi bir damla süzüldü. Hiçbir zaman kaybetmemiştim. Şimdiye kadar.
Ahu, ritmik olarak hafifçe sırtıma vurdu. "Atilla'dan yardım isteyebiliriz?"
"O kim?"
"Erkek KGM kaptanı. Aynı zamanda KOM öğretmeni. Sana yardımı dokunabilir."
"Peki." diye mırıldandım.
Ahu beni elimden tutarak yakın bir binaya sürükledi. Bina yakut ve elmaslardan yapılmıştı. Çok görkemliydi.
"Kurt-adamların Dünya tarihinin başından beri madenlere düşkünlüğü vardı." diye yanıtladı Ahu.
Sonra içerisinde Atilla'nın olduğunu tahmin ettiğim binaya ilk adımı attı.

6 Haziran 2014 Cuma

Vahşi Yaşam-1.Bölüm "Acemi"

Dolunayın ışıkları yüzünü aydınlatırken mavi gözlerini üstüme dikmişti. Bu soğuk, kırbaç gibi tenine işleyen havadan ürktüm. Titredim.
Rüzgar, birde onun saçlarını okşadı. Sarı buklelerini hafifçe havalandırdı.
Ellerini zarifçe, havayı incitmekten korkarcasına iki yana açtı. Gözlerini önce yumdu sonra gökyüzüne dikti. Meraklı bir edayla bakışlarını takip ettim. Bulutların ardına saklanmış dolunayın olduğu karede sona eriyordu.
Kara bulutlar, büyük bir itinayla ilerliyordu. Dolunayın ışınları bulutlar ilerledikçe belirginleşiyordu.
"Bana inanmamıştın, değil mi?" diye mırıldandı.
Sesinin alışık olmadığım bu tınısı vücudumu titretti. Rüzgarda itinayla daha soğuk, daha sert esti. Bir tutam saç sağ gözümün görüş alanını kapattı.
Ama sol gözüm hala rahatça görebiliyordu. Ahu'yu görünce donakaldım. Kollarında, ve şortunda açık kalan kısımlarında orman gibi tüyler çıkmıştı. Mavi gözleri derinlenmişti. Yüzünü de hafif hafif tüyler çıkmaya başlamıştı. Başını geriye yatırdı. Sonra tüm karanlığı delip geçen ve sessizliği bozan bir ulama duyuldu. Titreyen bacaklarımı birbirine yapıştırdım ve etrafa bakındım. Karanlığa gömülmüş, karaltı şeklinde görülen ağaçlar dışında hiçbir şey yoktu. Ulama devam edince kulaklarıma ses kaynaklarına yakınlaştırdım. Göz ucuyla baktığımda Ahu'yu göremedim. Yerinde bir Timber kurdu duruyordu.
Genizden gelen bir hırlamayla bana doğru bir adım attı. Dizlerim birbirine çarpınca ayağım takıldı ve yere düştüm. Düşüşümü yavaşlatamadan yere doğru yıkıldım. Başım sertlikle çarpınca gözüm buğulandı. Ulamaları hala işitiyordum. Ve bu beni daha çok korkutuyordu.
Zorlukla açık tutabildiğim gözlerimle ağaç karaltılarına baktım. Benden daha kuvvetli bir güç gözlerimi kapattı. Kapattı ve bende beynimdeki nabız atışlarını duydum.
***
Kan, beynimdeki damarlara baskı yapıp, gidiyordu. Yaptığı her baskıyı, bana yapılmış bir atak gibi alıyordum, korkuyordum.
Kulağımı hırıltıl ve ulama sesi doldurmuştu. Ama ben gözlerimi açamayacak kadar korkaktım. Karanlık fobim olduğu halde gözlerimi açmamıştım. Gözlerimin ardındaki karanlığa mahkum kalmıştım...
Giderek yakınlaşan bir ulama, sertçe yutkunmama sebep oldu. Gözlerimi hala açamıyordum. 
Bir ulamanın şiddeti giderek çoğaldı. Kalbim gümbürdeyerek atarken yanağımda bir ıslaklık hissettim. O anda kalbim daha hızlı atmaya başladı. 
 Kalbim, göğüs kafesime ritimsizlikle vurmaya devam etti. Soğuk hala nefes almamı engelleyecek türdendi.
Bir anda, bir ses hırlamaları yarıp geçti.
"Ahu, Okan! Buraya gelin!"

Sesleri dinlemeye çalışırken kalbimin sesini unutmuşmuştum. Cidden. Kulağımda uğulduyordu sesi...
Beni düşüncelerden uyandıran yarısı hırlama olan Ahu'nun sesiydi...
"Bizi görünce bile bayıldıysa, seni ve Arif'i görünce ne yapacak merak ediyorum."
Bir anda tüm hırlamalar kesildi. Sadece çıtırdayıp kırılan dal sesleri duyuldu.
 Gözlerimin kapalı olmasına karşın üstüme bir gölge düştüğünü fark edebiliyordum.
Ahu'nun sesini yeniden duydum.
"Ne yapacağız şimdi?"
"Ayılmasını bekleyeceğiz."
Alnımda hissettiğim sıcaklıkla, elinin alnımda olduğunu anladım.
Kollarımı dirseklerimden kırarak yerden destek aldım. Aynı şekilde bacaklarımı da kullanarak adama tekme attım. (Kanguruların favori hareketidir.) 
Adam yüzünü tutarak geriye sendeledi. Başını hışımla bana çevirdiğinde bakışlarım gözlerine kaydı. İri sarıydılar. Sarı göz olmazdı ve o yoksa irisi de olmazdı.
Dizlerim boşalınca çapraz şekilde yere düşmeye başladım. Kollarımdan iki güç beni havada yakaladı.
Boğuk gören gözlerimle sağıma baktım. 
Bu sarı bukleleri ve derin mavi gözleri nerede görsem tanırdım.. Ahu.
"Onu getirirsiniz." diyen adamın tıslamasını duydum. Ciddi anlamda tıslıyordu.
Ahu, elimden tutarak beni bir ağacın gölgesine getirdi. Bir oğlan çocuğu da bizi takip ediyordu.
Gölgeye ilk adımımı atınca Ahu iki elimide tuttu.
"Gölge yolculuğu yapmaya hazır mısın?"
Gözlerine bakınca cidden bir yanıt istediğini anladım.
"Ne,ne yolculuğu?"
"Gölge."
"Anlamadım."
"Şimdi anlarsın."
Ahu ellerimi daha sıkı tuttu ve gözlerini yumdu.
"Gözlerini kapa." diye fısıldadı.
Ben tam ne olduğunu soracakken  Dünya'm dönmeye başladı. Ağaçlar yerine tüm görüş alanımı kapatan siyah karaltılar gördüm. Çığlık atmak için ağzımı açtığımda sesim insanı sağır edecek türden uğultuda yok oldu. Saçlarım görüş alanımı kapatırken ayağımı sinirle yere vuruyordum.
Giderek hızlanınca dayanamadım ve gözlerimi yumdum.
***
"Ölmüş olabilir mi?"
"Sanmam nefes alıyor."
"Emin misin?"
Gözlerimi hafifçe araladığımda Ahu'nun elini kalbime koymuş olduğunu gördüm.
Sonra endişeyle bana baktığında mavi gözlerinin yorgunluktan kızarmış olduğunu fark ettim. Kirpiklerimi kırpıştırarak gözlerimi araladım.
Ahu ve yanındaki oğlan derin bir nefes alarak doğruldu. Ahu kalbimdeki elini çekerek alnıma dayadı.
"Nasıl hissediyorsun?" diye sordu.
Gözlerimi bir kez daha kırpıştırdım. 
"Başım Dünya tersine dönüyormuş gibi dönüyor. Çatlayacak gibi. Kendimi havada süzülen ama yere düşmek üzere olan bir kuş gibi hissediyorum. Unutmadan... Midem..." 
Ağzımı hafifçe araladım ve midemdekileri çıkarmaya çalıştım. Ben bunu denedikçe midem daha çok olduğunu yere siniyordu.
"Bu doğal. Sana gözlerini kapat dediğimde kapatmalıydın."
Kaşlarımı çatarak ona baktım. "Neden kapatmam gerektiğini açıklamadın."
"Sen ve sorgulayacılığın..." diyerek gözlerini devirdi. Bense ellerimi karnıma yerleştirdim.
"Midem..." diye tekrarlayıp yüzümü buruşturdum.
"Kalk bakalım prenses. Daha çok işin var." diyerek oğlan kolumdan sürükleyip yataktan doğrulttu. Kaşlarımı çatarak sordum.
"Hey, sende kimsin?"
Oğlan bir süre Ahu'ya baktı. Ahu ona başını sallayınca bana döndü.
"Eğitmenin."
"Eğitmen?"
"Evet, ilk olarak sana eğitmenin ne demek olduğunu anlatmakla başlayacağım."
Gözlerimi devirirken, "Eğitmenin ne demek olduğunu biliyorum." diye mırıldandım.
 "Bana pek öyle görünmedi." 
"Okan ilk gününde ben alıştırayım onu. Sen diğer öğrencilere bak."
"Sen bilirsin." diye mırıldanıp gitti Okan.
Ahu bana dönüp içtenlikle gülümsedi.
"KM'ye hoşgeldin."
"Nereye hoşgeldim?"
"KM."
"Orası neresi?"
"Kurtadam merkezi."
Başımı ona çevirdiğimde yüzünde şaka yaptığını belirten en ufak bir iz bulamadım. Ahu şaka yaptığında gamzeleri mutlaka belli olurdu. Ama bu sefer yüzünde içtenlikle gülen bir gülümseme vardı sadece...
Doğrulduğum yataktan kalktım. Ayaklarımı yere bastığımda Dünya'm aşağıdan-yukarıya doğru dönmeye başladı. Sendeleyerek yatağa tutundum. Boynumu geri atıp ofladım.
"Alışırsın."
"Sanmıyorum."
Ahu koluma girerek beni dışarıya sürükledi. 
"Cidden KM'ye hemen inandın mı?"
"Evet."
"Neden?"
"Dün kurda dönüşürken gördüm seni." diyerek kaşlarımı çattım.
"Haa." diyerek boştaki eliyle saçını kaşıdı  Ahu.
Kollarından çıkıp sendeleyerek birkaç adım uzaklaştım. Sonra ona döndüm.
"Pirelerini kendine sakla!" dediğimde gözlerini devirdi.
"Seni Okan'a veriririm." diyerek işaret parmağını bana tuttu.
 Elimi umursamazca salladım.
"Boşver."
Ahu, gözlerini kısıp bana baktı. Sonra yanındaki ahşap eski kulübeye girdi. O içeriye geçerken ahşaplar ayağının altında gıcırdadı. Çıkan gıcık sese karşılık olarak ellerimle kulaklarımı kapadımve "Koş!" diye bağırdım.
Ahu, benim isteğim üzerine daha da yavaşladı.
Gıcık.
Sonunda kapının girişine gelince çömeldi ve eline bir nesne aldı. Nesneye doğru üfledi, eliyle üstündeki tozları sildi.
Nesnenin ne olduğunu görmek için parmakuçlarıma yükseldim. Ama hala göremiyordum.
Ahu merakıma karışılık elindeki nesneyle ayağa kalktı. Bu bir...Zırh?
Ahu aramızdaki mesafeye inat zırhı bana fırlattı. Ve zırh tam avucuma düştü.
Şaşkın bakışlarımı zırhtan kaldırıp ona çevirdim. O mesafeyi tek bir nesneyle bu kadar kısa sürede aşmak her zaman yaptığı bir şeymiş gibi gösteriyordu. Belki de yapıyordu.
O anda eğitmenimin sesini arkamda duydum.
"KM'ye hoşgeldin acemi."