Hakan, yerinden fırlayıp hızlıca bir küfür savurdu. Duvarlardaki kılıçlardan birini almaya girişti ama kılıçlar kınından çıkmadı. Kapıdaki haberci şaşkınca Hakan'ı izliyordu. Ela bir şeyler yapması gerektiğinin farkındaydı.
"Yardım edeyim mi?" diye sordu.
Hakan, ettiği küfürlerin arasında başını salladı. Duvarın başka bir kısmındaki kılıca asılarak çıkartmayı denedi. Kılıç yerine yapışmıştı. Azıcık daha baskı uyguladı ve arkadan destek bir güç gelince kılıç elinde, yere kapaklandı. Kılıcı diğerini çıkartmaya çalışan Hakan'a uzattı. Hakan, büyük bir çeviklikle elindeki kılıcı aldı. Haberciyle birlikte dışarıya çıkarken o duvardaki diğer kılıcı çıkardı. Kendi kendime mırıldandı. "İşte şimdi başlıyoruz."
Elindeki kılıçla koşarak merkez binasından çıktı. Her yer enkaz gibiydi. Savaşan öğrenciler, acemiler ve ustalar vardı. Acemiler genellikle ilk rakiplerine yere kapaklanıyorlardı. Gözü, köşedeki kişiye kaydı. Onunla dalga geçtikleri için karınlarına geçiren kızdı. Yaratık (ki cidden bir yaratık.) onu köşeye sıkıştırmıştı. İlk hedefini belirlemiş olmanın heyecanıyla olay yerine koştu. Canavar kıza son bir pençe atarak öldürecekti. Kızda kabuğuna çekilmiş, hiçbir tepki vermiyordu. Canavarın savaş pençesini kılıcıyla engelledi.
"Kendi boyunda birini bul dostum."
Canavar kükreyip kızı unuttu. Ela'ya doğru saldırmaya başladı. Ela her hareketini büyük bir çeviklikle savuruyor, bazende saldırıyordu. Ama nadiren saldırabiliyordu. Canavar çarçabuk şarj oluyordu. Belki?... Tamam hadi başlıyoruz.
"Selam seni iğrenç yaratık."
Canavar daha bir kükreyip saldırılarını hızlandırdı.
"Tamam tamam sakin ol köpekçik. Biraz büyü ister misin?"
Canavar söylenenler üzerine olduğu yere mıhlandı. Hiçbir şey anlamadığını ifade edercesine başını salladı. Ela, fırsattan istifade edip kılıcı canavarın karnına soktu. Canavar büyük bir ışıltıyla patladı ve geride sadece iğrenç kalıntılar bıraktı. Ela, kızın yanına çömeldi.
"Hey, iyi misin?"
Kız, kabuğun çıkıp başını salladı.
"Teşekkür ederim." dedi. Ela'nın uzattığı eli tutup ayağa kalktı. Ela, ona biraz daha bakıp konuştu.
"Hadi burayı temizleyelim."
---
Hava kararmış, Akademi'nin bölgesi yaratıklardan kalıntılarıyla ve kaybedilen öğrencilerin kanlarıyla kaplanmıştı. Merkez binası ve yanındaki kulübeler barınak olmuştu. Nöbetçiler görevlendirilmiş, yaralıları tedavi edilmeye başlanmıştı. Ela'ya ve yanındaki kıza ilk nöbet verilmişti. Çünkü en sağlıklı olan onlardı. Nöbetleri bitince ikisi de Hakan'ın yanına gitti. Hakan, bir nevi doktor görevi üstlenmiş, öğrencilere pansuman yapıyordu. Ela ve kız, Hakan'ın bir öğrencinin kolunu sarıp onu göndermesini beklediler. Ela'nın gözlerinden şüphe düşmemişti. Zihinsel iletişimde gördükleriyle bir sonuç çıkarabiliyordu. Hakan, Ela'nın durumunu fark etmişti. Yanına gelip sordu.
"Ela, ne oldu?"
Ela bir süre Hakan'a baktı. Sonra durumu anlattı. "Hakan zihinsel iletişimimde Siss'in yanındayken bundan daha büyük bir ordu görmüştüm. Bu gönderilen birlik sadece bizi yavaşlatmak için. Geride daha büyüğü var."
Hakan, dehşetle Ela'ya bakıyordu.
"Öğrenci sayımız buna yetmez."
Kız sohbete karıştı. "On Büyükler'i ziyaret edebiliriz."
Ela merakla ikisine baktı. "On Büyükler kim?"
Hakan saçını karıştırıp Ela'ya döndü. "Bu akademinin kurucuları. Dünya'nın gelmiş geçmiş en iyi savaşçıları."
"Ama şimdiye kadar ölmüşlerdir o zaman..."
"Ruhları her zaman bize yardım etmek için hazır bekliyor. Akademiyi korumak için gerekirse bir ordu çağırabilirler."
Ela sinirle onlara baktı. "O zaman onları çağırın!"
"Olmaz!"
"Neden?"
"On Büyükleri ziyaret edecek kişi sadece ve sadece rüyasında ölüler alemine gidip gün doğmadan dönmesi gerek. Gitmesi kolay, ama zor olan dönmesi. Onuda On Büyükler'in gözüne girebilenler becerebiliyor. Ve kimse şansını denemek istemiyor."
Ela, bir süre bu fikri aklında tarttı. Sonra kendi fikrini söyledi.
"Ben şansımı denemek istiyorum!"
---
"Emin misin?" Ela duyduğu sesin sahibine döndü.
"Hiç bu kadar emin olmamıştım." dedi.
O kız da gülümsüyordu.
"Başarılar." dedi ve arkasını döndü. O sırada Ela ona baktı.
"Bir dakika, senin adın ne?"
Kız Ela'ya son bir kez baktı. "Nehir."
Sonra da ortadan kayboldu. Nehir anlaşılan büyücülük sınıfındandı. Akıllı kız. Öğrendiklerini uyguluyor işte.
O gittikten sonra Ela minik yatağa uzandı. Kabloları vücuduma tek tek koluna ve başına bağladı. İçeriye birisinin girdiğini fark edince işini bırakıp ona döndü.
"Emin misin?"
"Daha ne kadar soracaksınız?! Gönderin beni!" diye bağırınca kıkırdadı. Yüzünü buruşturdu.
"Gıcık Nesim." Nesim, makinenin başına oturunca Hakan içeriye daldı.
"Ela, eğer dönemezsen diye bilim sınıfındakileri panzehir için hazırlattım. Unutma güneş doğana kadar vaktin var. Güneş doğmadan on dakika önce beynine sinyal yollayacağız."
Ela, anladığını belli eder bir biçimde başını salladı.
"Ela, gözlerini yum." diyen Nesim'i duyunca emri uygaladı. Gözünü kapadığında tüm Dünya onı sıkıştırmaya başlamıştı!
---
Gözlerini açtığında kendini evde buldu. Ama... Ailesi neredeydi? Tamam yerde kamptakilerin ölü bedenleri olabilirdi. Ama evdeydi ailesi neredeydi?! Bir dakika! Ölü savaşçıalr mı?!
Hızla bir öğrencinin yanına inip nabzına baktı. Durmuştu. Tek tek herekese baktı. Ama tek yaşayan kişi kendisiydi!
Nabzı hızlanmaya başlayınca kılıcını kınından çekti. Demek kılıç hep yanındaydı. Sağına soluna dikkatlice bakındıktan sonra kapıya ilerledi. Hava kararmıştı. Akşamdı. Kapıdan çıkınca gözlerini kırmızı ışık doldurdu. Nedense kırmızıyı görünce herzamanki gibi aklına Siss gelmişti. Onun bu işte parmağı var mıydı?
Dışarıya çıkınca devasa boyutlardaki kırmızı ahtapotu fark etti. Hayda, bu nereden çıktı? Ela, canavarı süzerken canavar sakladığı üç kolunu açığa çıkardı. bilin bakalım kimler o kollardan tepetaklak sarkıyordu. Annesi, Hakan ve nehir. Ela'nın nabzı hızlanmaya, nefes alıpverişi daralmaya başlamıştı. Sesi titriyordu.
"Onları bırak yoksa seni?!"
Canavar gür bir kahkaha attı. "Yoksa ne?!"
Ela, tek kelime daha söylemedi. Hücuma geçti. Canavarın yere sarkan kollarından birine hızla tırmandı. Canavar, Ela'nın bulunduğu kolunu silkeliyordu. Ama Ela'yı durdurmak için fazlası gerekiyordu. Canavarın ağzından içeriye atlarken hala bağırıyordu.
"Onlardan uzak dur!" Ela, canavarın midesine girdiğini hisettiğinde kılıcıyla mideyi yırttı. Canavarın çığrındığının farkındaydı. Kalbin bulunduğu yere ilerlerken kemikler daralmıştı. Göğüs kafesine girmişti. Akciğerleri geçerken yavaşladı. Derin bir nefes aldı.
"Onları serbest bırakırsan seni bağışlarım."
"Olmaz! Patron kızar!"
"Patron kim?!"
"Söyleyemem!"
"Söylersin!"
"Söyleyemem!"
"Söylersin!"
"Söylerim!"
"İyi o zaman kim!"
"On Büyükler!" deyince sustu. İyilik temsilcileri ona kötüydü.
"Onları serbest bırak bende çıkayım. Böylece yaşarsın." diye hırladığında canavar korkarak zıpladı. Zıplamayla beraber ağzının içine girmişti.
"Aç!" diyince ağızda açıldı. Çıkınca hala tepetaklak olan üç kişiyi gördü.
"Bırakmadın mı?" Canavar apartopar elinekileri bıraktı. Yere çok sert bir düşüş yapmışlardı.
"Sana yere at dememiştim!" diye tısladığında canavar çok hızlı bir biçimde af dilemeye başladı. Cidden bu kadar korkutmuşuydu?
"Şey, seni bu kadar korkutmak istememiştim. Özür dilerim." diyerek üç kişinin yanına ilerlemeye başladı. Nedense o adım attıkça onlar uzaklaşıyordu. Yer aynıydı. Sadece Ela geri çekliyordu.
"Yardım edin!" diye bağırdığında onlarda yerde baygın yatıyordu. Çığlık atarken gözleri karardı...
---
Yine çığlık atarak uyandı. Gözleri uykunun etkisinden çıkına pür dikkat etrafı izlemeye başladı. Sadece mavi bir ışığın olduğu, heryerin mavi olduğu bir odadaydı. On tane büyük mavi kristal duvarlara sıra sıra dizilmişti. Toplam on kristal. Onları göremeyince seslendi.
"Anne, Hakan, Nehir?!" cevap gelmeyince tekrarladı. Hala cevap yoktu. Ama on kristal vardı.
"On Büyüklerin huzuruna hoşgeldin Ela! Sınavı geçen nadir kişilerdensin." dediğinde tüm olanların sınav olduğunu aldı. Şu anda On Büyüklerin önündeydi. Sınavı geçmişti!
"Yardım edeyim mi?" diye sordu.
Hakan, ettiği küfürlerin arasında başını salladı. Duvarın başka bir kısmındaki kılıca asılarak çıkartmayı denedi. Kılıç yerine yapışmıştı. Azıcık daha baskı uyguladı ve arkadan destek bir güç gelince kılıç elinde, yere kapaklandı. Kılıcı diğerini çıkartmaya çalışan Hakan'a uzattı. Hakan, büyük bir çeviklikle elindeki kılıcı aldı. Haberciyle birlikte dışarıya çıkarken o duvardaki diğer kılıcı çıkardı. Kendi kendime mırıldandı. "İşte şimdi başlıyoruz."
Elindeki kılıçla koşarak merkez binasından çıktı. Her yer enkaz gibiydi. Savaşan öğrenciler, acemiler ve ustalar vardı. Acemiler genellikle ilk rakiplerine yere kapaklanıyorlardı. Gözü, köşedeki kişiye kaydı. Onunla dalga geçtikleri için karınlarına geçiren kızdı. Yaratık (ki cidden bir yaratık.) onu köşeye sıkıştırmıştı. İlk hedefini belirlemiş olmanın heyecanıyla olay yerine koştu. Canavar kıza son bir pençe atarak öldürecekti. Kızda kabuğuna çekilmiş, hiçbir tepki vermiyordu. Canavarın savaş pençesini kılıcıyla engelledi.
"Kendi boyunda birini bul dostum."
Canavar kükreyip kızı unuttu. Ela'ya doğru saldırmaya başladı. Ela her hareketini büyük bir çeviklikle savuruyor, bazende saldırıyordu. Ama nadiren saldırabiliyordu. Canavar çarçabuk şarj oluyordu. Belki?... Tamam hadi başlıyoruz.
"Selam seni iğrenç yaratık."
Canavar daha bir kükreyip saldırılarını hızlandırdı.
"Tamam tamam sakin ol köpekçik. Biraz büyü ister misin?"
Canavar söylenenler üzerine olduğu yere mıhlandı. Hiçbir şey anlamadığını ifade edercesine başını salladı. Ela, fırsattan istifade edip kılıcı canavarın karnına soktu. Canavar büyük bir ışıltıyla patladı ve geride sadece iğrenç kalıntılar bıraktı. Ela, kızın yanına çömeldi.
"Hey, iyi misin?"
Kız, kabuğun çıkıp başını salladı.
"Teşekkür ederim." dedi. Ela'nın uzattığı eli tutup ayağa kalktı. Ela, ona biraz daha bakıp konuştu.
"Hadi burayı temizleyelim."
---
Hava kararmış, Akademi'nin bölgesi yaratıklardan kalıntılarıyla ve kaybedilen öğrencilerin kanlarıyla kaplanmıştı. Merkez binası ve yanındaki kulübeler barınak olmuştu. Nöbetçiler görevlendirilmiş, yaralıları tedavi edilmeye başlanmıştı. Ela'ya ve yanındaki kıza ilk nöbet verilmişti. Çünkü en sağlıklı olan onlardı. Nöbetleri bitince ikisi de Hakan'ın yanına gitti. Hakan, bir nevi doktor görevi üstlenmiş, öğrencilere pansuman yapıyordu. Ela ve kız, Hakan'ın bir öğrencinin kolunu sarıp onu göndermesini beklediler. Ela'nın gözlerinden şüphe düşmemişti. Zihinsel iletişimde gördükleriyle bir sonuç çıkarabiliyordu. Hakan, Ela'nın durumunu fark etmişti. Yanına gelip sordu.
"Ela, ne oldu?"
Ela bir süre Hakan'a baktı. Sonra durumu anlattı. "Hakan zihinsel iletişimimde Siss'in yanındayken bundan daha büyük bir ordu görmüştüm. Bu gönderilen birlik sadece bizi yavaşlatmak için. Geride daha büyüğü var."
Hakan, dehşetle Ela'ya bakıyordu.
"Öğrenci sayımız buna yetmez."
Kız sohbete karıştı. "On Büyükler'i ziyaret edebiliriz."
Ela merakla ikisine baktı. "On Büyükler kim?"
Hakan saçını karıştırıp Ela'ya döndü. "Bu akademinin kurucuları. Dünya'nın gelmiş geçmiş en iyi savaşçıları."
"Ama şimdiye kadar ölmüşlerdir o zaman..."
"Ruhları her zaman bize yardım etmek için hazır bekliyor. Akademiyi korumak için gerekirse bir ordu çağırabilirler."
Ela sinirle onlara baktı. "O zaman onları çağırın!"
"Olmaz!"
"Neden?"
"On Büyükleri ziyaret edecek kişi sadece ve sadece rüyasında ölüler alemine gidip gün doğmadan dönmesi gerek. Gitmesi kolay, ama zor olan dönmesi. Onuda On Büyükler'in gözüne girebilenler becerebiliyor. Ve kimse şansını denemek istemiyor."
Ela, bir süre bu fikri aklında tarttı. Sonra kendi fikrini söyledi.
"Ben şansımı denemek istiyorum!"
---
"Emin misin?" Ela duyduğu sesin sahibine döndü.
"Hiç bu kadar emin olmamıştım." dedi.
O kız da gülümsüyordu.
"Başarılar." dedi ve arkasını döndü. O sırada Ela ona baktı.
"Bir dakika, senin adın ne?"
Kız Ela'ya son bir kez baktı. "Nehir."
Sonra da ortadan kayboldu. Nehir anlaşılan büyücülük sınıfındandı. Akıllı kız. Öğrendiklerini uyguluyor işte.
O gittikten sonra Ela minik yatağa uzandı. Kabloları vücuduma tek tek koluna ve başına bağladı. İçeriye birisinin girdiğini fark edince işini bırakıp ona döndü.
"Emin misin?"
"Daha ne kadar soracaksınız?! Gönderin beni!" diye bağırınca kıkırdadı. Yüzünü buruşturdu.
"Gıcık Nesim." Nesim, makinenin başına oturunca Hakan içeriye daldı.
"Ela, eğer dönemezsen diye bilim sınıfındakileri panzehir için hazırlattım. Unutma güneş doğana kadar vaktin var. Güneş doğmadan on dakika önce beynine sinyal yollayacağız."
Ela, anladığını belli eder bir biçimde başını salladı.
"Ela, gözlerini yum." diyen Nesim'i duyunca emri uygaladı. Gözünü kapadığında tüm Dünya onı sıkıştırmaya başlamıştı!
---
Gözlerini açtığında kendini evde buldu. Ama... Ailesi neredeydi? Tamam yerde kamptakilerin ölü bedenleri olabilirdi. Ama evdeydi ailesi neredeydi?! Bir dakika! Ölü savaşçıalr mı?!
Hızla bir öğrencinin yanına inip nabzına baktı. Durmuştu. Tek tek herekese baktı. Ama tek yaşayan kişi kendisiydi!
Nabzı hızlanmaya başlayınca kılıcını kınından çekti. Demek kılıç hep yanındaydı. Sağına soluna dikkatlice bakındıktan sonra kapıya ilerledi. Hava kararmıştı. Akşamdı. Kapıdan çıkınca gözlerini kırmızı ışık doldurdu. Nedense kırmızıyı görünce herzamanki gibi aklına Siss gelmişti. Onun bu işte parmağı var mıydı?
Dışarıya çıkınca devasa boyutlardaki kırmızı ahtapotu fark etti. Hayda, bu nereden çıktı? Ela, canavarı süzerken canavar sakladığı üç kolunu açığa çıkardı. bilin bakalım kimler o kollardan tepetaklak sarkıyordu. Annesi, Hakan ve nehir. Ela'nın nabzı hızlanmaya, nefes alıpverişi daralmaya başlamıştı. Sesi titriyordu.
"Onları bırak yoksa seni?!"
Canavar gür bir kahkaha attı. "Yoksa ne?!"
Ela, tek kelime daha söylemedi. Hücuma geçti. Canavarın yere sarkan kollarından birine hızla tırmandı. Canavar, Ela'nın bulunduğu kolunu silkeliyordu. Ama Ela'yı durdurmak için fazlası gerekiyordu. Canavarın ağzından içeriye atlarken hala bağırıyordu.
"Onlardan uzak dur!" Ela, canavarın midesine girdiğini hisettiğinde kılıcıyla mideyi yırttı. Canavarın çığrındığının farkındaydı. Kalbin bulunduğu yere ilerlerken kemikler daralmıştı. Göğüs kafesine girmişti. Akciğerleri geçerken yavaşladı. Derin bir nefes aldı.
"Onları serbest bırakırsan seni bağışlarım."
"Olmaz! Patron kızar!"
"Patron kim?!"
"Söyleyemem!"
"Söylersin!"
"Söyleyemem!"
"Söylersin!"
"Söylerim!"
"İyi o zaman kim!"
"On Büyükler!" deyince sustu. İyilik temsilcileri ona kötüydü.
"Onları serbest bırak bende çıkayım. Böylece yaşarsın." diye hırladığında canavar korkarak zıpladı. Zıplamayla beraber ağzının içine girmişti.
"Aç!" diyince ağızda açıldı. Çıkınca hala tepetaklak olan üç kişiyi gördü.
"Bırakmadın mı?" Canavar apartopar elinekileri bıraktı. Yere çok sert bir düşüş yapmışlardı.
"Sana yere at dememiştim!" diye tısladığında canavar çok hızlı bir biçimde af dilemeye başladı. Cidden bu kadar korkutmuşuydu?
"Şey, seni bu kadar korkutmak istememiştim. Özür dilerim." diyerek üç kişinin yanına ilerlemeye başladı. Nedense o adım attıkça onlar uzaklaşıyordu. Yer aynıydı. Sadece Ela geri çekliyordu.
"Yardım edin!" diye bağırdığında onlarda yerde baygın yatıyordu. Çığlık atarken gözleri karardı...
---
Yine çığlık atarak uyandı. Gözleri uykunun etkisinden çıkına pür dikkat etrafı izlemeye başladı. Sadece mavi bir ışığın olduğu, heryerin mavi olduğu bir odadaydı. On tane büyük mavi kristal duvarlara sıra sıra dizilmişti. Toplam on kristal. Onları göremeyince seslendi.
"Anne, Hakan, Nehir?!" cevap gelmeyince tekrarladı. Hala cevap yoktu. Ama on kristal vardı.
"On Büyüklerin huzuruna hoşgeldin Ela! Sınavı geçen nadir kişilerdensin." dediğinde tüm olanların sınav olduğunu aldı. Şu anda On Büyüklerin önündeydi. Sınavı geçmişti!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder